Thursday Murder Club
Would you like to react to this message? Create an account in a few clicks or log in to continue.

Thursday Murder Club


 
AnasayfaAnasayfa  Latest imagesLatest images  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  



Legend Of Magic'e hoşgeldiniz! Sizleri aramızda görmekten çok memnunuz. Sitemiz bilindiği gibi bir rol oyunu sitesidir. Karakterinizi yaratmanızın ardından aramızda rol oyunu yapabilirsiniz. Sitemizin kurgusu ve sistemleri tarafımızca hazırlanmıştır. Her türlü sorununuzda bize ulaşmanız ve eğlenceli dakikalar geçirmeniz dileği ile.

LoM Yönetimi Sihirli Günler Diler.



















Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2 Gf1k Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2 Puff1a Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2 Claw1-1 Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2 Sly1-1

00 | 00 | 00 | 00





 

 Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2

Aşağa gitmek 
Sayfaya git : 1, 2  Sonraki
YazarMesaj
Kybelle
Admin
avatar


Mesaj Sayısı : 136
Kayıt tarihi : 24/01/09

Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2 Empty
260109
MesajEski CK Rpleri (Geçici Başlık)2

AÇILIŞ BALOSU ( rp'e burada devam edin) Balo Salonu

Dimitrie Gabriel Flaubert 3. sayfa

Champell Kayıt Sütüdyosu

Uzun ince dar asfalt yolda simsiyah bir araba hızla ilerliyordu.Karşısına çıkacak en ufak bir kaza bile o an umrunda değildi şöför koltuğunda oturan delikanlı için. (Delikanlı - bu kelime Dimitrie için çok fazla uygundu).Hız yapmakta ve son model arabasını büyük bir ustalıkla kullanmakta üzerine yoktu.Son ses açtığı müziğe bağırarak eşlik ediyordu. "Don't Cry "
Güneş bütün parlaklığıyla Dimitrienin koyu yeşil gözlerine vurmuştu ve önünü görmesini engellemeye çalışıyor gibi bulutların önüne geçmesine izin vermiyordu.Torpido gözünden koyu renk çerçeveli güneş gözlükleri çıkartıp taktı.Arabanın açık tavanından rüzgar bütün hızıyla yüzüne vurup ensesine kadar uzanan gece karası saçlarını dağıtıyordu.Ne kadar zamandır o hızla araba sürdüğünü hatırlamıyordu tek hatırladığı şey hız yapmaktan zevk aldığıydı.Yanında oturan adam endişeli gözlerle Dimitrie'ye bakıyordu.Çünkü o kadar hız yapıyordu ki arabayı yavaşlatmazsa başlarına gelecek bir kaza sonucu hangi tarafa gideceklerinden emin değildi.( Cennet mi? - Dimitrie'nin oraya rahatlıkla girebileceğini pek sanmıyordu) Bu paraya doymamış zengin delikanlının aklını başına getirtmeliydi.Bay Charles'ın arabanın anahtarını Dimitrie'ye verdiği için bir sürü azar işiteceğinden emindi.Ama bu iki adamın arasında kalmak hangisinin sözünü dinleyeceğine karar vermekte zorlanıyordu.

Daha bir kaç saat önce malikanenin önünde tartışmışlardı.Arthur yaşını başını almış bir adamdı ama Dimitrie'nin saygıdan pek haberi yok gibiydi.
"Anahtarları bana ver Arthur!"
"Ama efendim babanız arabayı size kullandırmamı söyledi - ki biliyorsunuz baba..."sözü burada kesilmişti.Sert emir dolu bir ses Arthur'a karşılık verdi.
"Bak babamın... delirtme beni Arthur o anahtarları bana vermezsen gider garajın kilidini kırar kırmızı Lambor..." birkez daha konuşma bölünmüştü ama bu sefer bölen Arthurdu sinirli ve asabi bir şekilde anahtarları uzattı.Bu küçük bey kendini ne sanıyorduda böyle bu şekilde nasıl konuşabiliyordu,bir yandan babasının parasını harcıyor bir yandanda arkasından ağzına gelen küfürü sayıyordu.Şimdiki gençlerde saygı adına hiçbirşey kalmamıştı.Küçüklüğündede yaramaz haşarı bir çocuktu.Sürekli ya malikanenin camını kırar yada evde ne kadar porselen varsa basketbol topuyla ' nasıl olduğunu kendisininde hâlâ çözemediği bir şekilde ' kırıp aşşağı indirirdi.

Senatörün oğluydu o demokratik dokunulmazlığı vardı onun.Evde kimse ona çıt çıkartamıyor bir laf söyleyemiyordu.Belkide bu yüzden bu kadar şımarık biri olup çıkmıştı.Üstelik nişanlıydıda o genç masum kıza şimdiden acıyordu Arthur.Arabada tedirgin bir şekilde oturmuş bunları düşünürken ani bir fren sesi duyuldu.Sonunda gelmişlerdi gelicekleri yere.Bina aşşağı yukarı yirmibeş otuz katlıydı.Dış cephesi metalikti kocaman bahçesi ve büyük havuzun içerisine yapılmış ağzından su fışkırtan heykelin önüne geldi.Dimitrie her zaman bu insan heykelini komik ve saçma bulmuştu.Ağzından su fışkırtan bir heykeli hangi gerzek heykeltıraş akıl edip (ki aklı olsaydı böyle birşey yapıcağını sanmıyordu)böyle bir heykel yapardı ki?.Birde yetmiyormuş gibi Champell'in metrapolunun ana hatlarından biri olan bu binanın önündeydi heykel.Arabanın anahtarını bulunduğu yerden Arthura fırlatan Dimitrie ilginç bir tavırla yaşlı adama dönüp.

"İyiki başka taraflarından su fışkırtmıyor gerçi o zaman daha ilginç olurdu..."dedi sırıtarak arabadan çıkarttığı elektro gitarının askısını tutup kolundan sırtına geçirdi.Kayıt bürosunun ön kapısından Arthurun vereceği cevabı beklemeden içeri girdi.Gerçi vereceği cevabın "Düzgün konuşmayı öğrenmelisiniz bay Dimitrie"olacağından adı gibi emindi.Bu yaşlı emektar kendisine karışmaktan ve yönetmekten zevk alıyor olabilirdi ama Dimitrie'nin hoşuna gitmediği oldukça açık ve ortadaydı.Yönetmekten hoşlanabilirdi ama yönetilmek en nefret ettiği şeydi.Ne kadar eski olursa olsun ne kadar kendisine emek vermiş olursa olsun akıl verilmesinden nefret ederdi.
Kapıdaki güvenlik görevlileri içeri girdiğinde başlarıyla selamladılar Dimitrie'yi.Oda 18.yy Bourjuvaları gibi eğilip referans yaptı.Görevliler bu haraketini komik bulmuş olucaklarki sırıtarak karşılık verdiler.

Yeni cilalanmış mermer merdivenlerden hızlı adımlarla çıktı.Sol tarafta P.Diddy'in ses kayıtlarından biri kulağına çarpıyordu. "Last Night ,son gece," Keyshia Cole buralarda bir yerlerde olmalıydı.Ama çok fazla önemsememişti. R&B'den ve Rap'den nefret ederdi.O daha çok Rock ve metal müzik tarzını benimsemişti.Bir kaç merdiven daha çıktı.Asansörle çıkmak hanımlara nazik incinmeye gelmeyecek beylere yakışırdı.Sonunda babasının satın aldığı kayıt bürolarından birine geldi ve gümüş kaplama kapı tokmağını hızla çevirip kapıyı açtı içeri girdi gitarı sırtında yorgunluğun verdiği yükle ağırlaşmış olmalıydıki yavaşça çıkartı ve köşeye sıkıştırılmış küçük yumuşak koltuklardan birine fırlattı kendiside diğer koltuğa çöktü.Tam karşısındaki aynada sulieti gözüne çarptı.Saçları birbirine karışmıştı koyu yeşil gözlerinin altında uykusuzluğun verdiği yorgunluk ve siyahlık hakimdi.Görüntüsünü pek umursamıyordu o an tek istediği yeni bitirdiği şarkıyı kayda geçirmekti ve lanet olası Edward hâlâ görünürlerde yoktu o olmazsa nasıl kayıt yapabilirlerdiki.Sonunda koltuktan gitarını alıp kabından çıkardı kucağına alıp yavaşça tellerine dokundu.Bir kaç melodi duyuldu ilk başta, sonrada yavaşça hızlanan bir müzik ardından Dimitrie'nin dudaklarından dökülen ruhunun bir yansıması olan şarkısı duyuldu.

Odadaki sessizlik çalan şarkıyla bozulmuş yerini canlı bir parça almıştı.Kendisine bir grup toplamalıydı artık Champell'deki en iyileri müzikten anlayan müzik kulağı iyi olan birilerini bulmalıydı.(Kimler olabilirdi?) Başta Chane çok iyi bateri çalıyordu ve yakın arkadaşlarından birisiydi.(Daphne?) Bas gitar kullanmasını çok iyi biliyordu. Ani bir şekilde duygularında değişiklik oldu Dimitrie'nin.Daphne yine zihnin bir köşesinden gizlendiği yerden ortaya çıkmıştı.(Nasıl kızdı bu?)Tarzı, tavırları ,bakışları ,gülüşü. Tam Dimitrie'nin tipiydi.Kendinden emin şımarık tavırları gülüşü cezbediyordu onu bir süredir flörtleşiyorlardı.Ama kimsenin bundan haberi yoktu.Olmamalıydı.Çünkü aynı anda en yakın arkadaşı Chane'de ondan hoşlanıyordu eğer ikisinin ne haltlar karıştırdıklarını bilselerdi.Dimitrie ne yapardı bilemiyordu.Kendi duygularına hakim olamayıp en yakın arkadaşını özellikle Nişanlısı Kia'yı aldatmıştı onunla.Onunda en az kendisi kadar suçluluk duyduğundan emindi.
Bir kaç hafta önce Daphne'yi gizlice kaçırmıştı evinden Chane ile evleri karşılıklı olduğu için tedirgindi ama gözü körleşmişti.Ne Kia nede Chane umrundaydı o an sadece ikisinin yalnız kalmasını istiyordu ve olan olmuştu işte o gün.Aralarında bir sır olarak kalacaktı.Tâki! birbirlerini sevip sevmediklerinden emin olana kadar.İhtiras ve aşılması zor duygular olabilirdi aralarında ama ne yapacaklarına karar vermeliydiler bir an önce.Yoksa en yakın arkadaşıyla arasında dostluk adına hiçbirşey kalmayacaktı ve oda bundan çok fazla korkuyordu.

Champell Üniversitesi Balo Zamanı

"Saçma sapan bir düşünce bence bu okul açılıyor diye değil kapanıyor diye parti ,balo verilmeliydi,insanlar sevinçli oldukları birşey için eğlence düzenlerler ama nedense ben pek sevinçli değilim"dedi aynada üzerine babasının zoruyla geçirdiği takım elbisenin gravatını yapmaya çalışıyor bir yandanda Arthur'a laf yetiştirmeye çalışıyordu.Daha önce gravat bağlamadığı için elleri sinirden titremeye başlamıştı.Gravatı boynundan çıkarıp karşısındaki aynaya fırlattı.
"Bu lağnet bağları boynuma geçirmek zorundamıyım kendimi ipimi koparmaya çalışan bir canavar gibi hissediyorum"dedi yere düşmüş olan gravatı kaldırmaya tenezzül etmeden ayakta dikilmiş kendisine bakan Arthur'a soru dolu bakışlarını yöneltti.Yaşlı emektar anlayış dolu bir sesle
"Herkes gibi olmak zorunda değilsin insanlar seni olduğun gibi kabullenmeliler yalnız ' kabullenmeliler derken şu sert ne dediğinizi bilmez konuşmalarınız değil tarzınız' " dedi.Gabriel'in kendisine anlamaz bir şekilde bakmasına sebep olmuştu onunla o şekilde konuşmaya cesaret edebilecek ve eleştirebilecek tek kişide oydu zaten. 'Sinirlenmesine aldırış etmeden bu cesareti nerden aldığını merak edecek olursak' Gabriel'i yetiştiren ve en zor anlarında yanında olup destek çıkan oydu.Babasından başka ona bir baba gibi daha çok o davranmıştı.
"Sende kafanı taktın bana babalık"dedi sırıtarak inatla bu şekilde konuşmuştu.N'apabilirdiki kucağına alıp tabir-i caizse 'eşşek sudan gelinceye kadar pataklıycakmıydı?'
Arthur'un hiçbirşey demeden sessiz bir bakışla Gabriel'e baktı.Bir şey demicekti dememeside gerekirdi belki zamanla düzelicekti.

Bir kaç saat beklemeden sonra eğlenmenin zamanı geldiğine karar verip o gün gizlice kaçırdığı lacivert renkli Crysler'ın kapısını açtı.Bunu sürmek eğlenceli oluyordu direksiyon hakimi çok kuvvetliydi ve çok fazla hız yaptığını düşünecek olursak.Tam ona göre bir arabaydı.Lacivert Crysler'ı Champell'in önünde büyük bir gürültü ve fren sesiyle durdurup aşşağı indiğinde kendisine yaklaşan bir kaç arkadaşının bağırışmalarını eliyle susturdu ve içeri girdiler.Dare Devil takımı orda olmalıydı.Kia gelmişmiydi acaba.Geçen gece konuştuklarında geleceğini söylemişti meraklı gözlerle etrafına bakındı ama Kia'dan eser yoktu. ' Anlaşılan yine iş başında' diye sessiz bir şekilde mırıldandı.Kia bir polisti ve sürekli bir işi çıkıyordu.Gabriel belli etmesede bu durum hiç hoşuna gitmiyordu.Biraz ötede Chane gözüne takıldı ve sırıtarak yanına gitti.
Tam bir çatlaktı Chane yada çılgın.Kıyafetleriyle orada durmuş takımdan arkadaşlarıyla kahkahalarla gülerek sohbet ediyordu ama etraftaki hanım evlatları garip bir şekilde ona bakıyordu.Derken gözüne Daphne'ye takıldı nesi vardı o gün çok durgun ve sessizdi o kadar neşeli birinden bu kadar sessizlik beklemezdi.Yanına gitmek istedi ilk başta yine Chane'nin kendisine belli etmemeye çalışsada onu göz hapsine aldığından adı gibi emindi.O yüzden yakınlaşmaya pek razı değildi.Yanına ilerleyip giderken yanından geçen garsondan bir içki bardağı ve şu küçük kanepelerden bir tane aldı.
Tam karşısında Legend'den Joakin duruyordu yine bir kaç kızı toplamıştı etrafına.İçindeki sataşma duygusla yanına yaklaştı ve önce Amigolardan Nia'yı süzerek sırıttı.
"oo kimler varmış kimler naber Nia Joakin'e kalçanı fazla sallamadınmı birazda bizide gör"dedi ve hemen yanındaki Joakin'e bakarak "bu senede yenilmeye hazırmısınız" dedi yediği kanepenin kibrit çöpünü inatla ona doğru ağzından fırlattı.Aslında anlaşamadığından değildi tam aksine anlaşıyordu fakat onun bu kendinden emin havasından nefret ediyordu ve Chane'yi sevmediği içinde rahatsız oluyordu.Bunun sebebini kıskançlık olarak algılıyordu. İkisininde ağızlarını açıp laf etmesine fırsat bırakmadan Eugenie'nin ve tanımadığı yeni birinin yanına yaklaştı.Yine birini bulmuştu Eugenie 'pekde masum duruyordu yeni genç adam'
"Eugenie... Eugenie... okuldaki erkekleri teker teker elinden geçirmeye pek heveslisin,bu süt çocuğunuda nereden buldun"dedi sırıtarak o gün gıcıklığımı üzerindeydi onamı öyle geliyordu.
Biraz ileride Daphnenin kendisine baktığını farketti Chane'yide alıp yanına gitmeliydi.Olduğu yere mıhlanmış gibi Daphne'ye bakakaldı ne bir adım ilerliyor nede geriliyordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://atlantis.benimforum.org
Bu yazıyı burda paylaş : reddit

Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2 :: Yorum

avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:31 pm tarafından Kybelle
Nia Lanie Gaarder

USA / JACKSONVİLLE, FLORİDA (ESKİ BİR ANI)

Amerika’da doğmuştu. Annesi İngiliz, babası ise yarı Amerikan yarı Finlandiyalı idi. Babasının babasının, yani büyükbabasının neden Finlandiya’dan kalkıp Amerika’ya göç ettiğini bilmiyordu. Bilmek istediği de söylenemezdi. Büyük ihtimalle dönemin iş imkânlarından dolayıydı. Hoş, aile sonradan ellerini düzeltmiş, önce küçük bir tekstil atölyesi açmış ardından da fabrikalar, holdingler kurmuştu. Annesi ise İngiliz’di. Baba tarafı Boston’da yaşıyorlardı ama Nia nasıl olduysa Jacksonville’de, Florida’da doğmuştu. Annesinin hamileliğinin 7. ya da 8. ayında büyük ailesinin buradaki yazlık evlerine dinlenmeye gelmişlerdi ailesi. Nia ise tam o gün büyük bir sürpriz yaparak geleceğini haber vermişti. En yakın hastanede dünyaya merhaba dedi ya da demedi. Bunu hatırlayamıyordu ama dünyanın ona merhaba, hoş geldin demediği kesindi. Birçok kişinin gurur duymasına rağmen doğduğu ülkeyi sevmiyordu. Amerikan yerine İngiliz demeyi tercih ediyordu. Annesiyle arasındaki ilişkinin aksine, annesinin vatanıyla ilişkisi daha iyiydi Nia’nın. Amerikan’ım demekten gizli bir utanç duyarken, İngiliz’im demekten de gizlemediği bir gurur duyuyordu. Bir süre sonra, yaklaşık sekiz yaşındayken, bu durum baba tarafından büyükbabasının dikkatini çekmiş olmalı ki, İngiltere ile tüm ilişkileri kesildi. Babası seyahatlerde olduğu için olan bitenden haberdar değildi. Annesi ise zaten eli para gördükten sonra İngiltere ile olan tüm ilişkisinin bitirmişti. Ama Nia, bu onun için çok zor oldu. Defalarca oradaki büyükanne ve büyükbabasına mektuplar yazdı ama hiçbir cevap alamadı. Sonunda ümidi kesti ama asla İngiltere’yi unutmadı. Nasıl unutabilirdi ki? Çocukluğunun en tatlı yıllarını orada geçirmişti.

Tüm bunlara rağmen bütün İngilizler gibi Nia da yerine yurduna bağlı olmakla övünürdü. Dönüp dolaşıp belki doğduğu yere değil ama kendini ait hissettiği yere dönmek isterdi. Orada olmak en büyük arzusu, kimseye söylemediği, dile bile getirmediği, sadece düşüncelerinde var olan hayaliydi. Çok uzaklarda peteğine bal taşıyan bir arıyı anımsatırdı. Doğduğu yerin hiç heveslisi olmadığını söyler, İngiltere hakkında birçok okşayıcı şey söylerdi. Ama yine de, her şeye rağmen insan doğduğu yere sonsuza kadar bağlı kalmak zorundaydı. Farkındaydı bunun, sadece kendine bile itiraf etmekte güçlük çekiyordu.

Şimdi, yıllar önce dünyaya merhaba demeden(!) önce geleceğini haber verdiği evde, yine bir başka tatil zamanıydı. Babası yine yoktu, bir gün önceki, 13. doğum gününde olmadığı gibi… Büyükbabası hastaydı, tabiri caizse, tek ayağı çukurdaydı ve Nia artık onun, sandığı kadar kocaman bir adam olmadığını fark ediyordu. Büyükbabasını severdi ama yaşlı adam tıpkı annesi gibi erkek torununu daha çok severdi. Bu yüzden büyükannesine daha yakındı Nia. Çünkü birilerine sığınmaya ihtiyacı olduğu zaman yanında daima büyükannesi vardı. Şimdi, büyükbabasının âşık olduğu ve zamanının çoğunu geçirdiği müzik odasındaydı. Bu odaya hiçbir zaman girmemişti Nia, izin verilmemişti büyükbabası tarafından. Hâlbuki erkek kardeşi sürekli, canının istediği zaman girip çıkardı. Büyükbabası da hiç sesini çıkartmazdı.


Vakit gündüz müdür, gece midir bilemiyordu Io… Büyükbabası yaklaşık beş saat önce ölmüş ve ölüm haberi kıza iki saat önce söylenmişti. Zavallıcık koşturarak bu odaya gelmiş –ne de olsa artık karışabilecek bir sahibi yoktu- ve kapıyı içerden kilitleyerek kimseye açmamıştı. Üzgündü, belki herkesten daha çok, belki herkesten daha az… Bildiği tek şey bir şey yitirdiğiydi. Soylu, asil ve kanatlı bir şey… Piyanoya arkasını dönerek oturuyordu ve ne zamandır burada bu vaziyette durduğunu bilmiyordu. Odada ışık yanıyordu ama onlar tüm evin ışıklarını sabahları da açarlardı. Pencereye dönüp baktığında ve hilal şeklini almış ayı gördüğünde anladı ki, sandığından çok daha uzun süre durmuştu bu odada. Ağlayamamıştı bir türlü. Belki gerçekten üzülememişti bir türlü, belki de büyükbabasının ölümüne ağlayamayacak kadar katılaşmıştı. Kapı son kez gürültüyle çaldı…

“NİA! TANRI AŞKINA LÜTFEN SES VER!”

Bu sesi tanıdı… Evin hizmetkârı Mary değil miydi? Büyükannesi tüm işlere koşturmak için biraz yaşlandığında babasının tuttuğu genç kadın. Kim bilir ne zamandır kapının önünde kıza sesleniyordu? Oturduğu yerden kalktı.

“Geliyorum.”

Sesinde hiçbir tepki yoktu, hiçbir tonlama, vurgulama. Kapıya doğru giderken çerçevelenmiş bir fotoğraf dikkatini çekti. Slovenya’da, Lyubliya’nın ana meydanında, şair Preseren’in heykeli dikilmeden önce, herhalde bir Pazar öğleden sonrası çekilmiş, kol kola dolanan çiftleri gösteriyordu.

Fotoğrafın tarihine baktı: 1910 yazı…

Çocukları, hatta torunları bile ölmüş olan şu insanlar, resimde, yaşamlarının belli bir anında donmuş olarak yaşıyorlardı. Kadınlar uzun, kat kat giysiler içindeydiler, erkeklerin hepsi de şapkalı, ceketliydiler. Bacaklarında tozluk, boyunlarında kravat –ya da Io’nun adlandırmasıyla, renkli bir bez parçası- vardı ve şemsiye taşıyorlardı.

O sırada hava sıcaklığı neydi acaba? Günümüzdeki yazlardan farklı olmasa gerekirdi: gölgede 35 derece. Sıcağa daha uygun bir giysiyle, kısa kollu gömlek ve şortla diyelim, gelen bir İngiliz turist görecek olsalar ne derlerdi o insanlara? ‘Deli midir, nedir?’

Yüzünden tuhaf bir tebessümle kilidi açıp çıktı Io. O gece yatağına ilk defa huzurlu girdi, düşünde büyükbabasının ilk defa kendisiyle oyun oynadığını görerek…

KOŞUŞTURAN ANILARIN DURMASI

Gerçekliğe döndüğünde kulağına gelen ilk ses müzik sesiydi. Karşısında duran Suman, kendisine ufak bir referans yapmış ve iltifatlar yağdırmıştı. Io ise bunlara sadece gülümseyerek cevap vermişti. İltifatlara fazlasıyla alışmıştı. Hatta iltifatlardan bıkmıştı. Güzeldi, evet, bunun farkındaydı. Güzelliğini kullanmasını da çok iyi biliyordu fakat bazen öyle bir an geliyordu ki, yüzünü parçalamak istiyordu. Yine de sesini çıkartmadı ve tatlı tebessümünü sürdürdü.


“Ayrıca ben kardeşimle bana panç almaya gidecektim ama kardeşim sanırım bunu benden değil de başkalarından ister. Küçükken çok sevimliydi. Neyse küçükler büyür ve hayat devam eder. İstersen şimdi sana ve kendime alayım o pançları ve balkonda vakit geçirelim. Çünkü eğer saatim bozulmamışsa ya da organizasyonu sorumsuzlar devralmamışsa on beş dakika sonra ışık-su gösterileri olacak okulun bahçesindeki süs havuzunda ve bu sene ön sırada olmak istiyorum. “

Suman’ın eliyle işaret ettiği tarafa baktı. Renee yeni profesörle bakışıyorlardı. Genç ve yakışıklı profesörün Renee’nin etkisi altına girdiği belli oluyordu.

“Haklısın, küçükken daha sevimli oluyorlar.”

Gözünü çapkınca kırpan Suman’a geri döndüğünde, bu göz kırpışa karşılık tekrar tebessüm etti ama bu tebessümün az öncekinden çok büyük bir farkı vardı. Kesinlikle masumane bir gülümseme değildi ve altında birçok mana yatıyordu. Balkon fikri iyiydi, pançta fena sayılmazdı ama kalabalık olması kötü sayılırdı. Oldu olası kalabalığı sevmezdi ama bundan ziyade Suman’la yalnız kalmayı ummuştu.

“Ee? Geliyor musun Nia?”

Kendisine doğru uzanan eli tuttu. Avuçları cayır cayır yanıyordu ve yavaş yavaş da terlemeye başlamıştı. Suman’ın bunu fark etmemesini umuyordu fakat çocuğun fark etmemesine imkân yoktu. Sadece elleri değil tüm vücudu alev alevdi. Suman’ın karşısında neden böyle olmuştu şimdi. Hep oluyordu zaten. Tanıştıkları ilk günden beri Io, Suman’ın karşısında kendisini savunmasız hissediyordu ve bununla birlikte şu sıcak basma işi… Pançlarını almışlar, birlikte balkona doğru ilerliyorlardı ki Dimitrie yanlarında bitiverdi. Dare Devil’dan Dimitrie… Rakip takımın en iyi oyuncularındandı. Yanlarında durarak bir süre Io’yu süzdü. Kız ağzını açıp bir şey söylemek istedi fakat vazgeçti. Zaten genç adam ondan önce davranmıştı.

“Oo kimler varmış kimler ne haber Nia Joakim’e kalçanı fazla sallamadın mı birazda bizi gör”

Birden kıpkırmızı olduğunu hissetti. Birden fazla düşünce aynı anda beyninden geçiyordu. Aralarında Bu haddini bilmez çocuğu boğazlayarak öldürmekte vardı. Mesela onu şu panç çanağının içinde büyük bir zevkle boğabilirdi. İçindeki küfürleri ardı ardına savurmak istiyordu. Dimitrie Joakim’e de aynı şekilde sataşmıştı ama en azından daha terbiyeli davranmıştı. Io’ya söylediği şeyle karşılaştırılırsa. Ağzını açıp bir şey söylemeye yeltendi ama çocuk kaşla göz arasında yok oldu. Kaşlarını çatıp Joakim’e bakmaksızın balkona attı kendini, çocuğun arkasından geldiğini biliyordu. Elindeki panç bardağını balkonun kalın korkuluğuna koyarak yüzü dışarıya dönük vaziyette çocuğu bekledi. Derin bir nefes aldı. Joakim yanına geldiğinde bir müddet tek kelime etmedi. Ardından tekrar bakmaksızın konuştu.

“Puff!!! Panç yerine daha sert ve kendinden geçirici bir içkiyi tercih ederdim.”
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:31 pm tarafından Kybelle
Eugenie Renee Linares

Kalbi hızlamı çarpıyordu yoksa Renee'yemi öyle geliyordu?Göğüs kafesinin içinde çıpınan kalbi saatli bomba gibiydi.Okulun en gözde profesörlerinden Piero ona yaklaşıyordu.Yoo! Hayır henüz gözde değildi çünkü daha kimse keşfedememişti.Birden bire bir bardak kırdığını farketti.Meraklanmış iyice göz hapsine almıştı.Bakışları tavırları ve yaklaşımı farklıydı.Nolmuştu birden bire Renee'ye o soğukkanlı erkeklerin yanında nasıl davranacağını bilen gerekirse parmağının ucunda oynatabilen kıza nolmuştuda şimdi Piero'yu görünce ne yapıcağını bilemez bir hale gelmişti.Piero... birden bire ilk adıyla anmaya başlamıştı.Dudaklarından hafif bir ıslık gibi çıkmıştı adı.Çok fazla yakışılı değilmiydi? ne işi vardıki onun burda? Özellikle bir Profesör olarak. Onu bir siyaset adamı olarak zihninden geçirdi.Ciddi bir şekilde bir kürsüde konuşma yaparken. Heralde halk bu adama bakmaktan konuştuklarını dinleyemezdi.Yada tv dizilerinden birinde Aktirstlik yaparken...Burada harcanmıyormuydu bu adam? Yoksa Renee abartıyormuydu bu yeni profesörü.Her ne olursa olsun çarpılmıştı ve ne olursa olsun hiç kimseyi yada hiçbirşeyi umursamıycak ve elde edicekti.Yüz çizgilerinde tatlı bir gülümseme peyda oldu.Dolgun dudaklarının uç kıvrımları yukarı doğru biçimlenmişti.İri mavi gözlerinden parlak bir ışık geçti birden.Kurnazlığın veya istediğini elde etmeye az kalmış bir çocuğun muzurluğunu taşıyan bir ışıktı bu.Gülümsediğinde yanağının sağ tarafında ortaya çıkan gamze şimdide belirginleşmiş yüzüne tatlı bir ifade vermişti.Muzur bakışlar ve tatlı gülüş...her ikiside birbirine karışmış kendisine yaklaşan genç adama bir şeyler ifade eder gibiydi...

O an Joakin'de ikizine yanaşan Nia'yıda umursamıyordu ne halleri varsa görsünlerdi.Nasıl olsa Joakin onunlada gönül eğlendirip bırakıcaktı. Ah şu Joakin!!! bir türlü uslanmak bilmiyordu.Tavırlarının neden böylesine acımasız olduğunu henüz çözememişti.Bağlanmaktan aşık olmaktan korkuyordu belkide.Önceden böyle değildi yani çocukken ne olmuştuda böyle değişmişti.Bir anı diğer anına uymuyordu başka kızlara gösterdiği küçük sahte sevgiler sadece kullanmak içindi.Ama bundan kendisinin zararlı çıkacağını hiç ummuyordu.Bir gün bir kıza fena şekilde bağlanırsa yaptıklarını düşünmesi gerekicekti çünkü hayat bazen hiç beklenmedik bir yerden tokatını vurabiliyordu insanın suratına.
İkizinden daha olgun düşünebiliyordu.Daha anlayışlıydı ve daha duygusal... En azından Renee böyle olduğundan emindi.Belkide o kendisinden daha duygusal ve ince ruhluydu tek istediği onun ne yaptığını bilmez sürekli değişen duygularını ve isteklerini bir an önce düzene koymasıydı.
Zaman gelirde hayat ikisini birbirinden ayırırsa onsuz ne yapacağını bilemiyordu.Hızla ilerleyen zamanın yaşamlarında değişiklikler yaptığı o kadar bariz açık seçik ortadaydıki.Oturup düşündüğü zaman.Çocukluklarındaki eğlencenin yaşam zevkinin ortadan kalktığı gün gibi ortadaydı.Hayat ikisinede farklı yollar çizicekti ne olduğu belirsiz bir yol.

Kader...Kader gerçekten varmıydı ve o an karşısında durmuş adını soran genç adam kaderimiydi yoksa gelip geçecek bir anlık hevesmiydi.O an hissettiği tek şey içinde oynaşan duyguların dizginlenemez bir hale gelmesiydi.Yüzünden yavaşça vücuduna yayılan bir sıcaklığın bedenini sarıp sarmaladığını hissetti.Yanaklarımı kızarmıştı yoksa...
Genç Profesör kendisine adını sorarken.Nasıl oluyorduda böyle suç işlemiş ufak çocuklar gibi karşısında ne yapacağını bilemez bir hale geliyordu.Hafifçe kıpırdayan dolgun dudaklarının arasından dökülen bir kaç cümle adının Renee olduğuydu. "Adım Eugenie Renee Linares" dedi sesi sempatik ve bir o kadarda ilginçti genç adamın kendisine adını sorarken.Aynı şekilde karşılık vermişti.Nasıl olmuştuda o kadar kız arasından kendisi bu şekilde dikkatini çekmişti.Bir çok başın ikisine döndüğünün farkındaydı.
Kimsenin işi yokmuş gibi güncel haberler almaya çalışan meraklı gazeteciler gibi süzüyorlardı her ikisinide.Champell'in özelliklerinden biriydi dedikodu.Herkes tazı gibi ortalıkta dolaşır ve birinin ardından konuşacak konular aramaya çalışırlardı.Şimdide öyle bir fırsat ellerine geçmişmi diye merakla inceliyorlardı .Profesör Piero ve öğrencisi Renee'yi.Ama Renee'de arkasından dedikodu ettiricek göz yoktu.Joakininde dediği gibi sonuç olarak Piero okuldan kovulur kendiside disipline giderdi.Öğrenci öğretmen ilişkisi yasaktı.Ama okul dışında haberleri olmazsa hiçbir problem çıkacağını sanmıyordu.Yüzünde aydınlık bir gülümsemeyle baktı Pieroya.Bakışlarındaki içtenlik onu tekrar görmek istediğini belli ediyordu.Genç Profesöründe kendisinden bu mesajları aldığından emindi.

"Bu sene bize vereceğiniz eğitimin ne olduğunu öğrenebilirmiyim şuki hakkınızda bildiğim tek şey adınız ve bir Profesör olduğunuz ehh! buda az bir şey sayılmaz" dedi içkisinden bir yudum daha aldı.Kaçıncı bardağını içtiğini bilmiyordu bildiği tek şey sürekli önünden geçen garsonlardan bardak değiştiğiydi.Etkilenmeye başlamış olmalıki davranışlarında tavırlarında bir rahatlık ve esneklik olmaya başlamıştı.Hafiften başının döndüğünü hissetti ama inatla bakışlarını Pieroya sabitledi.

"Eugenie... Eugenie... okuldaki erkekleri teker teker elinden geçirmeye pek heveslisin,bu süt çocuğunuda nereden buldun" ensesinin dibinden ürperti şeklinde gelen ses kulaklarının dibinde çınladı.Dimitrie...Sinirli bir şekilde döndü eski platoniklerinden biriydi bir anlık aşık olduğunu hissetmiş daha sonrada şımarık kendini beğenmiş tavırları onu kendisinden soğutmuştu.Çok yakışıklıydı ama kendini bilmez aptalın tekiydi.Dare Devil'in gözde oyuncularından biriydi.Onunla inatlaşmak ters gitmek hoşuna gidiyordu.Ama en az kendisi kadar onunda hoşuna gittiği bir gerçektiki ikidebir kendisiyle uğraşıyordu şimdide yetmiyormuş gibi.Yeni Profesörü süt çocuğu olarak adlandırıyordu.Asabi bir şekilde Dimitrieye baktı

"Senin gibi kaba ve ne yaptığını bilmez biri olmadığı kesin Dimitrie biraz nazik olup yeni Profesörümüze bu şekilde hakaret etmeyi kesersen iyi olur"dedi yüzündeki bir anlık şaşkınlık ifadesiyle onu alt ettiğini hissetti.Uzun sarı saçlarını omuzlarından geriye savurdu aynı alaycı şekilde bir kaşını kaldırıp baktı.Joakin nerelere yok olmuştu onun ağzının payını verebilecek tek kişi oydu.Yine durduk yerde aklına gelmişti.Etrafına bakındı , o kızın peşine takılmak yerine gelipte kardeşini savunmasını beklerdi.İçinde amansız bir aslanın Joakin'e doğru gürlediğini hissetti.Kendisini böyle tiplerden korumak yerine Nianın peşine takılmıştı.İçindeki Joakin'e sığınma kendisini koruma isteği bir anda yerle bir oldu.Dimitrie'ye kendisi laf yapıştıramazmıydı sanki!!! tabiki kendisini savunur ve ağzının payını verirdi.Ama onun bir şeyler yapmasını kendisini sevdiğini belli eden ve koruyan bir kaç kelime sarfetmesini beklerdi oysaki o Nia'nın peşine takılmıştı.İçinde bir şeylerin yavaşça kırıldığını hissetti.Ufak savunmasız bir çocuk gibi hissetti kendini.

"okuldaki erkekleri teker teker elinden geçirmeye pek heveslisin" bu cümleler Renee'ye dokunmuştu.Ne sanıyordu bu kendini.Yada daha doğrusu Renee'yi ne sanıyordu.Aptal!!! dedi içinden bir ses Dimitrie'ye doğru.Sonra bakışlarını Piero'ya çevirdi.Onun ağzını açıp bir şeyler söylemesini bekledi.Bakışlarını ayak uçlarına çevirdi.

O an bir kaç saniyelik bir zamanda geriye gidip düşüncelere daldı.


edit: Üzgünüm bu kadar oldu sadece idare edin =(
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:32 pm tarafından Kybelle
Joakim Suman Linares

Did You Think I'm Nervous Today? Oh No I'm Nervous All Days

Sumanyu: Hintçe'de lanet olası bir anlama geliyordu işte. Anlamın güzel bir şey olduğundan emindi. Ancak ne olduğunu hatırlamıyordu. Umurunda olmamıştı bu hiçbir zaman. Annesinin onu masanın üstüne taşırken kafasını kenara çarpmasının acısı hala duruyordu işte. Ve sivri tırnaklarının izleri hala omuzlarında beyaz beyaz ışıldıyordu her banyodan çıktığında. Ve lanet tokat, bir çocuğa şiddet gösterilmemeli ne olursa olsun. O an hayatın başlangıcının tek güven duygusunun ilk yarısının sönüşü olmuştu. Diğer yarısı da onu ikizinden ayıran babası sayesinde Olimpos'un kayıplar merkezini boylamıştı. Bu yüzden anne ve baba onun için anlamını yitirmiş uzak birer kavramdı. Bu anlamsızlığın koyduğu isim kime ne ifade etsindi ki? Elbet görünüşte böyleydi. O halde şimdi neden ismin anlamını düşünüyordu. Neden annesinin ve babasının o ihtiyarlamış, sevgi dolu gözleri geliyordu aklına? Neden onlara sahtesiniz hepiniz işte, diye bağırma hevesi duyuyordu? Kainatta açıklanmayan bunun gibi bir sürü soru vardı. Yanakları alkolun etkisi ile pembeleşmiş Joakim Nia'nın leziz güzelliğine dalarak son bir sonuca vardı. Evet işte bu yüzden çok fazla kurcalamamak ve soruları soru halinde bırakmak en iyisi. Ama bilmiyordu ki bulamadığını sandığı yanıt aslında sorunun ta kendisiydi. Ve ismin anlamı ''Cennet'' idi. Nia'nın lezzetli derecede ısınmış enfes ellerini tutarken resmen hayallere dalmıştı. Ancak bu elde istediği dokunuş yoktu. Hangi dokunuşu aradaığı konusunda ufak br fikri bile yoktu Suman'ın. Onu kendisine çekip balkona doğru yürüyecekken Dimitrie yani kendi takım arkadaşları arasındaki lakabı ile ''Domestos'' Sahanın temizlik ürünü... İster istemez sırıttı. Bu soğuk espri onun içlerinde en iyisi olmasından kaynaklı bir aşağılamaydı. Ancak onunla arasının limoni olmasını istemediğinden asla on bu şekilde hitap etmezdi. Tamam ona takılıp şirin şirin hakaretler ederdi ama bunu o kaşındığında yapardı. Mesela şimdi yaptığı gibi kaşınmalar: "Oo kimler varmış kimler. Naber Nia Joakin'e kalçanı fazla sallamadın mı biraz da bizi de gör. Bu senede yenilmeye hazır mısınız?"

Gene kaşındı işte, diye düşündü Joakim. Yüzünde muzip bir sırıtma belirmişti. Bugün azcık sinirliydi. Biraz ölçüyü kaçırabilirdi açıkçası. Ama bu gerzek gidip de yönetime şikayet edecek değildi ki. Sonuçta ettiği bunca edepsiz laftan sonra onun da okul hayatı tehlikeye girerdi. Sersem Domestos sözde ağzını açıp cevap vermelerine fırsat vermemek adına yanrından bir korkağa yaraşır adımlarla tüymüştü. Buna denilecek tek şey vardı. ''Korkak.'' diye mırıldandı Joakim ikizine bulaşmak adına yola çıkmış Dimitrie'den gözünü ayıramadan. ''Son yıllarda okula yakaladıkları her türlü ipsiz sapsızı almaya başladılar. Anlaşılan kontejan açığı bu kadar vahim bir şey.'' Kaşları alaycı bir ifade ile kalmıştı. Ardından gözlerini Nia'ya çevirdi. Keyfi kaçmış görünüyordu. Oysa neden üzülüyordu ki daha gece yeni başlamıştı ve onu neşelendirmesini iyi bilirdi Joakim. Bir an gözleri istemdışı birini aradı. Ama kim olduğunu düşünmemişti bile. O an elinin boşaldığını hissetti ve tekrar Nia'ya çevirdi bakışlarını. Artık orada değildi. Büyük bir hınç duymuş olmalıydı ki panç almaya onsuz gitmişti. Tatlım dert etme onun ne mal olduğu belli, diye düşündü. Nia'nın peşinden seyirtmeden önce yavaş adımlarla Dimitrie'yi takip etti. Yanına ulaştığında yüz yüzeydiler onunla. ''Dimitrie, dostum.'' diye söze başladı içten olmayan bir sesle. ''Az önce yanıt veremedim ya. Kusura bakma bir an dalmışım malum Nia'nın nefis kalçaları herkesi etkiliyor değil mi?'' o an Nia'nın yanında olmaması iyiyidi. ''Bugünlerde seni biraz alaycı görüyorum. Yoksa erkek arkadaşın sana fazla mı sert davrandı şu malum şeyde?'' Elini ''Anlarsın sen'' anlamında salladı alaycı bir sırıtışla. Hakaret etmek birine edepsizce gerçekten rahatlatıcıydı. Dimitrie'den kaptığı en iyi tiyo diyebilirdi buna. Hele ki kız kardeşine bu kadar kızgınken. Fena halde kalbini kırmak istiyordu şu an o cadının. -Ya da kızgınlığı başka birşeye miydi?- Dimitrie'nin cevap vermesine fırsat vermeden ekledi. ''Eh bu durumda profesöre asılmanı da anlayabiliyorum. Ayrıca bu yenilgiye hazırlık konusunda... Ona gerek yok ki sevgili Dimitrie sizin takım her zaman yenilgiye hazırken.'' Tıpkı Dimitrie'nin yaptığı gibi onun yanıt vermesini beklemeden hatta birşey yapmasına izin vermeden Nia'nın yanına seğirtti. Kız kardeşinin yanına uğrayıp iki çift laf da ona edecekti ama bundan hemen caydı. Onu kızdıracağını tahmin ettiği bir planı daha vardı. Aslında bunu salt onu kızdırmak için de yapmayacaktı. Artık yaşı gelmişti, son sınıfaydı ve günün birinde bunu yapmak zorundaydı.

Nia'yı beklediği yerde bulamadı. Anlaşılan balkona çıkmıştı. Balkona vardığında bu düşündüğünde yanılmadığını anladı. Onun yanına geldi ve bir süre onu seyretti. Gecenin soluk ışıkları ona gizemli bir çekicilik vermişti. Evet o kişi kesinlikle Nia olmalıydı. ''İğrenmiş gördüm seni.'' dedi şeker gibi tatlı bir sesle. ''Ama açıkçasını söylemem gerekirse iğrenmek, muhteşemliğini sinirlenmekten bile daha çok arttırıyor.'' Dimitrie'nin ona o sözleri ederken yumruk atmayı hayal edip etmediğini merak ederek. Ancak Nia'nın kendine gelip yanıt vermesi biraz gecikmişti. ''Puff!!! Panç yerine daha sert ve kendinden geçirici bir içkiyi tercih ederdim.'' demişti Nia dertli sayılabilecek şekilde. Joakim bunun üzerine ona doğru olabildiğince yaklaştı. Nia'nın nefeslerini hissedebiliyordu. ''Seni bilmem ama beni sarhoş edecek en güzel içki şu anda yanımda.'' diye fısıldadı ona. Balkon bomboştu. Anlaşılan kimse ışık gösterilerine onlar kadar hevesli değildi. Nia'yı yavaşça kollarının arasına aldı ona kendini geri çekme fırsatı vermeden ama yumuşakça. Onun gözlerinin içine baktı. Nia onunla hangi açıdan ilgileniyordu bilmiyordu ama Joakim ona bakarken daha farklı birşey görüyordu. Aşkın ve tutkunun güvenli haliydi Nia. Ve geleceğinde onu koruyacak, aklının başından gitmesini engelleyecek enfes bir kalkandı. Gözleri derin bir tutku ile parlıyor, dudaklarında beliren mutluluk gamzelerini kesinlikle engellemiyordu. ''Anladın değil mi sen de? Şu anda senin için yanıyorum.'' Bir eli ile kızın belini tutarken diğer eli ile onun elini tutmuş ve alev alev yandığını hissettiği yanaklarına götürmüştü. ''Bak'' Sesi daha da kısık çıkmıştı. Ancak ne dediği anlaşılır ve netti gene de. ''Sana tutkunum Nia. Hem de karşılaşacağın diğer sevgililerden daha fazla. Ani olacak belki ama.'' gözlerinde yalvarır bir ifade vardı. Kızın elleri kendi yanağında kendi eli de Nia'nın belinde, öylece kalmışlardı oldukları yerde. ''Bu arada en baştan belirteyim eğer bir gecelik eğlence istiyorsan ben aradığın kişi değilim.'' onun ne tepki vereceğini anlamak için bir süre gözlerine baktı. Acaba red mi sanacaktı bunu? Devam etti. ''Benimle çıkar mısın? Ama diğerleri ile yaptığımız gibi değil. Uzun süreli, belki de hayatlarımızı sonsuza birleştirmeye karar vermek amacını taşıyarak.'' Dolaylı yoldan evlenme teklif etmişti. Ancak bu tam larak sözlenme sayılmazdı. Çünkü ileride ne olacağı belli olmazdı. Kızın elini kendi yanaklarından çekerek sıkıca tutarak aşağı indirdi ve onu kendine biraz daha yaklaştırdı. Şimdi yüzleri nerdeyse öpecek kadar yakınlaşmıştı. Tıpkı az önce Ice ile olduğu gibi. Ama bu sefer farklıydı. Nia, Suman'a acı acı sözler haykırmayacaktı. En azından şimdilik.

Hatıra defterine lise yıllarında, henüz düzene tam olarak koymadığı karmaşık duygularla yazdığı sözcükler geldi aklına. Aşk tatlı bir yanılgıdır. ''Güneşi sevgilinin gözlerinin ışıltısı sanıp ona aşık olurmuş insanoğlu.'' Aşk acı verir. ''Her gün battışında oturup kan gözyaşları dökermiş sevgiliyi kaybetmiş gibi. Güneş tekrar doğana kadar bir damla uyku girmezmiş gözüne.'' Aşk kavuşmalarla doludur. ''Güneş doğunca çocuklar gibi sevinir, onun tatlı sıcaklığında uykuya dalarmış.'' diye fısıldadı kendinden geçmiş gibi. Ancak yazmadığı bir nokta vardı: Aşk geçicidir. Ve güneş tutulduğunda o aşk bitermiş. Geriye sadece mide bulandırıcı küller kalırmış. Aklına babası gelmişti. Otel odasında Joakim uyur gibi yaparken onun, o koca adamın nasıl hıçkıra hıçkıra ağladığını anımsadı. Gene de rezilce, kendisini bu derece inciten kadına geri dönmüştü. Her ne kadar ikizine kavuşmuş da olsa bunun öfkesini üzerinden atamıyordu. Eve dönmemekte ısrar etmişti ilk başta bu yüzden. Kız kardeşini görmekle olan umutları da zaten en başından tükenmemiş miydi? Böyle düşündüğü için kız kardeşine bakarken içinin sızlaması gerektiğini düşünmüştü bir ara. Ama olmamıştı bu. Nia'nın yıldızların ışıltısını yansıtan mavi gözlerine baktı. Sanıyordu ki onunla düzenli bir ilişki, şimdiye kadar verdiği kararların içerisinde en mantıklısıydı. Ve en iyisi mantık evliliği yapmaktı, aldatıldığında incinen tek şey gururun olurdu böylece. Sarılmayı bırakıp Nia'nın ellerini avucunun içine aldı. ''Ne diyorsun Nia? Aşkım? Olabilir mi sence bu?'' gözlerinde hatıra defterindeki sözcükleri söylerkenki dalgın ifade kaybolmuştu. Kızın avuçlarındaki ellerini dudaklarının yakınlarına yaklaştırdı. Ve onun gözlerinin içine bakarak devam etti. Eklemesi gereken ufak ayrıntı vardı. ''Sonsuz bağlılıktan söz etmiştim ya hani. Ben Katoliğim ve bu mezhepte boşanma yoktur.'' şakacı bir hal almıştı gülümsemesi. ''Uyarayım dedim.'' Annesinin babasının Protestan olmasına tepki miydi bu mezhebi seçmek, hiçbir fikri yoktu. Sebep buysa eğer en azından İslamı, Yahudiliği, Budizmi ve yahut Satanizmi seçmediğine şükretmesi gerekirdi. Belki de ona sonsuza dek katlanabilecek biri olabilir mi denemek istemişti. Ne yapardı acaba kendine katlanamayacak duruma gelince eşi. Kendini mi öldürecekti yoksa Joakim'i mi? Mehtabın ışıkları bulutların arkasında kayboldu. Şimdi burayı aydınlatan tek şey balo salonundan gelen ışıltılardı. Bu gecede ne biçim cinayet işlenir, diye düşündü Joakim.
_________________
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:33 pm tarafından Kybelle
Nia Lanie Gaarder

Ne kadar da güzel ve gizemli bir geceydi. Aynı zamanda korkunç ve gizli emelleri olan bir gece… İçinde bin bir kötülüğün barındığı, karanlığın ruhuna dokunduğu bir gece… Az önce Dimitrie’nin söylediği sözler keyfinin kaçmasına yetmişti. Bu aptal kendini ne sanıyordu ki?! Kabalığın ve edepsizliğin akla getirdiği ilk isim… O çocuktan iğreniyordu. Yüzünü hafifçe ekşitti. Aynı anda Joakim ya da Suman –kız genelde Suman derdi- kendine yaklaştığını fark edebiliyordu. En azından genç adamın yanında olması kendisine büyük bir huzur veriyordu. Ona doğru ani olmayan ama beklenmedik bir hareketle, yavaşça döndü. Birbirlerinin nefeslerini hissedebiliyorlardı. Kendi mavi gözerini çocuğun mavi gözlerine dikti. “Seni bilmem ama beni sarhoş edecek en güzel içki şu anda yanımda.” Az önce pançla ilgili söylediklerine bir yanıttı bu. Gülümsedi, zaten yaptığı tek şey gülümsemekti. Ama konuşmak için kendini öyle bitkin hissediyordu ki… Balkon bomboştu, kimsenin ışık gösterilerini izlemeye niyeti yok gibiydi. Bu aslında Io’nun işine gelmişti. Ne de olsa çocukla baş başa kalmak istiyordu. Yutkundu. Tam o esnada da kendini Suman’ın kollarının arasında buldu. Önce garip bir refleksle –sonradan kazanılmış bir refleksle- geri çekilmek istedi ama başaramadı. Çocuk Io’nun hareketini önceden tahmin etmişçesine ona geri çekilme fırsatı vermemişti. Zaten oldukça yumuşak davranıyordu. Io da üstelemedi. Gözleri tekrar buluştu. Io, Suman’la ilgili duygularından emin değildi ama Ice ile çıktığını öğrenince küplere bindiğini hatırlıyordu. O zamanlar Ice ile gerçekten yakın arkadaşlardı ve Io Suman’ı da yeni yeni tanıyordu. Nasıl olduysa ikiliyi baş başa görmüştü ve ikisinin de gözlerinden okunan tek şey tutkuydu. Onlar kızı fark etmemişti ama kız gördüklerinin etkisiyle çocuğa karşı neler hissettiğini yavaş yavaş anlamıştı. Hele Ice’ın Suman’ın dudaklarına kondurduğu o masumane öpücük… Darmadağın olmasını sağlamıştı. Gördüklerini kimseye anlatmamıştı belki, hala da kimse bilmiyordu fakat ertesi gün ikilinin arasında büyük bir tartışma patlak vermişti. Sudan bir sebeple kavga etmiş ve arkadaşlıklarını bitirmişlerdi. O günden sonrada bir daha doğru düzgün konuşmamışlardı.

Peki, gerçekten Suman’la ilgili ne hissediyordu? Karşısında durduğu ve bakışları içinde fırtınalar koparan bu çocuk ona ne hissettiriyordu? Aşk mıydı hissettiği yoksa başka bir şey miydi? Eğer aşksa pek iyiye işaret sayılmazdı çünkü biliyordu ki Suman aşkın en ama en tehlikeli, en acı verici şekliydi. Okulda birçok kızın kalbini kırdığını çok iyi biliyordu. Ice bunlardan biriydi. Zavallı kız (!) hala Suman’ı unutamamıştı. Sonra Jamie vardı. Kulüp üyesiydi ve tüm amigolar tarafından sevilmezdi. Hele Suman’ın kardeşi, Renee’nin nefreti apayrıydı Jamie’ye. Nedenini bilmiyordu ama birbirlerini öldürebilecek kadar nefret ediyorlardı. Buna rağmen Suman gitmiş, kardeşinin azılı düşmanıyla çıkmıştı. Elbette Jamie de yara almıştı bu ilişkinin sonunda. Belki Ice kadar değildi ve Suman’a âşık değildi ama kardeşi gibi nefret ediyordu ondan da… Ve adını bile bilmediği birçok kız daha… Nasıl güvenebilirdi ona? Gözleri çaresizliğin karanlığına büründü birden ama bunu hissettirmemeye çalıştı. Gerçekten güvenmese bile bunu ona sezdirmemeliydi ya da güvenmeye çalışırdı… Ne kadar zor olsa da… “Anladın değil mi sen de? Şu anda senin için yanıyorum.” Gözlerini şaşırmışçasına açtı. Şaşırmıştı gerçekten de… Bunu beklemiyordu en azından. Gözlerindeki o karanlık gitti, şimdilik. Bir daha nerede ve ne zaman ortaya çıkacağını bilmiyordu. Suman’ın bir eli belinde, diğer eli kızın elini tutmuş yanaklarına götürmüştü. Gerçekten de ateşe verilmiş gibi alev alev yanıyordu fakat Io bunun ellerinin sıcaklığımı olduğunu yoksa gerçekten de çocuğun da alev gibi yandığını anlayamadı. “Bak!” demişti Suman kısık ama anlaşılır bir sesle. “Farkındayım ve sanırım ben de yanıyorum.” diyebildi sadece. Yalan değildi, çocuktan daha fazla yanıyordu. “Sana tutkunum Nia. Hem de karşılaşacağın diğer sevgililerden daha fazla. Ani olacak belki ama.” Evet, ani olmuştu ve belki de bu yüzden nutku tutulmuş gibi ağzını açıp tek kelime edememişti. Ama yüzünde yavaş yavaş yayılan gülümsemesi olumlu bir cevap niteliğindeydi. Bu gece gerçek miydi acaba? Yani baloya gelmeden önce yaşadıklarıyla şimdi yaşadıkları göz önüne alınacak olursa bir kâbustan tatlı bir rüyaya düşmüş gibiydi. ”Bu arada en baştan belirteyim eğer bir gecelik eğlence istiyorsan ben aradığın kişi değilim.” Yüzündeki hiçbir mimiğin hareketini değiştirmeden aynı tatlı gülümseme ve inanılmaz şeker bir ses tonuyla yanıtladı. Sesindeki o kesinlik ise dikkatten kaçacak gibi değildi. “Emin ol, tek gecelik bir ilişki isteseydim şu anda seninle olmazdım. İçeride tek bir gece için her şeyini verebilecek o kadar çok kişi var ki…” Haklıydı, içeride, balo salonunda, kendisiyle bir gece geçirmek için her şeyinden vazgeçmeye hazır birçok erkek vardı. Ama Io, tüm bunlara rağmen Suman’ı seçmiş, tek gecelik yerine ciddi bir ilişkiyi tercih etmişti.

“Benimle çıkar mısın? Ama diğerleri ile yaptığımız gibi değil. Uzun süreli, belki de hayatlarımızı sonsuza birleştirmeye karar vermek amacını taşıyarak.” Şaşkınlıkla gülümsedi. Dudaklarından gülme ve inleme karışımı bir ses çıktı. Çıkma işi tamamdı ama sonunu anlayamamıştı. Ne demekti bu, dolaylı bir evlenme teklifi mi? Yine de sesini çıkartmadı, çünkü şu anda öyle çok korunmaya ve birilerinin koruyucu kanatlarının altına sığınmaya ihtiyacı vardı ki çocuğun her söylediğine evet diyebilirdi… Bunun yanında şu da vardı ki Io, evliliğe inanmazdı. Evlilik kumrunun (!) saçma olduğuna inanırdı. Zaten bunun için ikisinin de yaşı oldukça küçük sayılırdı. En azından Io’ya göre… Elleri, Suman’ın ellerinde aşağıya indi ve biraz daha yaklaştılar birbirlerine. İkisinden birinin yapacağı küçük bir hamleyle öpüşebilirlerdi. Ardından tekrar düşünmeye başladı Suman’ın dediklerini. Aşkı… Aşk neydi? Aşk bu dünyanın ölçüleriyle hesaplanamaz bir şeydi. İlkel bir acı, yaban bir ağrıydı. Gelirdi ve insanların içindeki o çok eski şeye dokunurdu. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlardı. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, okul, nefret edilen kardeşler, anneler ve korkular yoktu. Aşkın kendi gerçekliği vardı ve insan başka bir ışığa teslim olurdu. Aşkta yarın yoktu. Aşk ileri değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlardı. O yüzden yarının ne getireceği belli olmazdı. Verilen sözler çok çabuk unutulurdu ne de olsa… “Güneşi sevgilinin gözlerinin ışıltısı sanıp ona âşık olurmuş insanoğlu. Her gün batışında oturup kan gözyaşları dökermiş sevgiliyi kaybetmiş gibi. Güneş tekrar doğana kadar bir damla uyku girmezmiş gözüne. Güneş doğunca çocuklar gibi sevinir, onun tatlı sıcaklığında uykuya dalarmış.” Suman’ın sesiyle gerçekliğe döndü. Ne kadar da güzel sözcüklerdi. Tabi sonunu bilmediği ve Suman’ın gerçek duygularını da bilmediği için güzel geliyordu. Suman’ın kendisine gerçekten aşık olup olmadığını nasıl anlayabilirdi ki şu durumda?! “Ne diyorsun Nia? Aşkım? Olabilir mi sence bu?” Yanıt vermedi, sadece çocuğun gözlerine bakmak ve o gözlerde boğulmak istiyordu. Ne geçmiş ne de gelecek umurunda değildi. Şu anı yaşamak istiyordu, sonsuza kadar… “Sonsuz bağlılıktan söz etmiştim ya hani. Ben Katoliğim ve bu mezhepte boşanma yoktur.” Suman’la beraber kendisi de gülümsedi. “Uyarayım dedim.” Suman’ın ellerini biraz sıkarak destek aldı. Basketçi olmasının da etkisiyle uzun boylu olan çocuğa erişmek için parmak uçlarına bastı. İşte şimdi denktiler. Bir süre o vaziyette Suman’ın gözlerine baktı Io… Ardından da yavaşça yaklaşarak –zaten birbirlerine çok yakınlar- çocuğun dudaklarına küçük bir öpücük kondurdu. Anlık bir öpücüktü bu. Ayakları tam olarak yere tekrar değdiğinde bakışlarını ondan kaçırdı. “Umarım bu yeterli bir cevaptır. Ve sanırım seninle başa çıkabilirim… Ama sen benimle başa çıkabilir misin bilmiyorum.” dedi muzip bir tavırla…
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:33 pm tarafından Kybelle
Joakim Suman Linares

The Milky Way

Topuklu ayakkabılarının zaten uzattığı boyunu daha da uzatabilmek için parmaklarının ucunda yükselmişti Nia. Samanyolunun bulutların arasından görülebilen parçasının gözlerine yansımasını izledi onun. Tam da tahmin ettiği gibi sözcüklerle değil bir eylemle yanıt vermişti Joakim'e Nia. Kalbinin yakıcı bir tutku ile yandığını duyuyordu Joakim. Ama bunun gerçek bir aşk olmadığının da bilicindeydi. Sadece geçici bir hoşlantıydı bu. Ancak bu hoşlantının geçmesi onu kararından caydırmayacaktı. Hatta onunla birlikteyken onu aslında sevmiyor olmak oldukça işine gelen bir durum olacaktı. Sonuçta eninde sonuda birine bağlanmak zorundaydı Joakim. Bir kişide durup soluklanmalıydı. Çapkınlık ve dalda dala atlamak ona göre birşey değildi çünkü. O büyük bir işyerinin yönetiminde çalışmalı, başını kaşıyacak zaman bulamamalı ve herkesin imrendiği çekici ve güzel bir eşe, birbirinden saygılı çocuklara sahip bir aile babası olmalıydı. Fakındaydı. Bu yaptığı sadece gösteriş olacaktı. Ama zaten herkes aynısını yapmıyor muydu? Zaten kendi de gösterişe bayılmaz mıydı? Takımdan her galibiyetle ayrıldığında saçma sapan kutlamalar yapan, kızları etkilemek için birbirinden pahalı spor arabalar alan bir grup beyinsizin gösterişi değildi bu. Zaten onların rezil gösteriş anlayışlarından en az anlayışları kadarda rezil ve zavallı olan kendilerinden iğrenirdi onların. Onlara üniversitenin holianları demişti. Nia'nın masumane tatlı öpücüğü dudaklarını alevler gibi kavrarken göz kapaklarını yarı yarıya indirmişti. Başını yavaşça eğerek bu öpücüğü uzatmaya çalışsa da Nia'nın sözlerine başlaması gerekmişti.''Umarım bu yeterli bir cevaptır. Ve sanırım seninle başa çıkabilirim… Ama sen benimle başa çıkabilir misin bilmiyorum.'' gözlerini Joakimden kaçırmıştı. Joakim sağ eli ile nazikçe kızın çenesini tuttu. Ve onun bakışlarının tekrar yüzünde dönmesi için başka yerdoğru yavaça dönmüş yüzü kendine çevirdi nazikçe. Gülümsüyordu. Yüzünde memnun bir tebessüm vardı. Gözleri bile tebessümün verdiği kısılma ile gülüyordu. ''Bu çok iyi olur Nia. Çünkü son istediğim şey bir gece uyurken başımı kızgın ütü ile ezmen olacaktır.'' Başını hafifçe yukarı kaldırıp güldü. Gülüşünde yarı yarıya alaclık hakimdi ama bu az önce Dimitrie'ye gülerken olduğu gibi acımasız bir alaycılık değildi. Sonra ciddileşti ve başını eğip Nia'ya baktı. Ancak yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet hala vardı. ''Şimdiden sorayım nasıl yüzük istersin? Pırlanta? Elmas? Ya da özel tasarım?'' Bir süre Nia'nın gözlerine baktı. Onun hafifçe çekik gözlerindeki ifadeyi çözmeye çalışıyordu. Ne hissediyordu şimdi acaba? Bocalamış mıydı? Az önce çıkma teklifini kabul etmişti. Ama gerçek bir sözlenmeye ve evlilik teklfine kendini hazırlayabilecek miydi? Ya onu kabul etmezse. Ona kızacak mıydı yoksa bunu sadece ters giden bir plan olar görüp başkasını m arayacaktı? Ama ondan iyisini bulmam zor olur ama aslında bekar yaşam da fena değil nice gözde bekar işadamları var, diye düşündü. Omzunu silkti. ''Tamam şaka yapıyorum o kadar da ileri gitmeyeceğim şimdilik.''

Joakim'in yüzünde tatlı bir tebessüm bu kez heyecanlı hali ile belirdi. ''Nia bu harika. Artık gerçek bir sevgilim var. Sadece çıktığım bir kız değil.'' dedi heyecanlı bir ton kattığı sesiyle. Kızın balımsı dudaklarına doğru eğildi. Bu sefer kısa masumane öpücükle yetinmeyecekti. Birbirlerini dudakları ile keşfedecekleri gerçek br öpücük olacaktı bu. Onun belini kavradı ve kendin bedenine bastırdı Nia'nın bedenini. Burunların çarpışmasını engellemek için başını yana eğdi. Önce Nia'nın dudaklarına kaçamak bir öpücük kondurmuştu ve geri çekmişti dudaklarını. Ardından Bu kez uzun süre kopmamak üzere yapışmıştı kızın dudaklarına. Islak ve sıcak dudakların keyfine varırken bir kolu ile kızın beline sıkı sıkı sarılıyor diğer eli ile de saçlarına dokunuyordu nazikçe. Bu gece bundan ileri gitmeyeceklerdi. Duyduğu keyifle derin derin nefes alırken bu heyecanı elinden geldiğince uzatmaya karar verdi. Nia'ya alışmaya ve onun için de bir vazgeçilmez alışkanlık olmaya çalışacaktı. Bu yüzden her ne kadar bu keşfin uzun uzun sürmesini istese de öpücüğü elinden geldiğince çabuk kesmesi gerekiyordu. Dudaklarını onunkinden çekti ve ilk baştaki kaçamak dokunuşa benzer bir finalle bunu noktaladı. ''Tamam bu kadarı yeterli şimdilik zaten birazdan buraya gelmeye başlayacaklar son beş dakika kaldı.'' dedi nefes nefese. Soluğun düzene girmesi zaman alacaktı. Kızın belini tutan elini gevşetti ve yavaşça geri çekildi. ''Ne de olsa genciz, şahaneyiz ve önümüzde upuzun bir zaman var.'' dedi tatlı bir tebessümle. Ve ardından ekledi. ''Sevgilim.'' Balkonun korkuluğuna yaklaştı. Ellerinden biri ile soğuk balkon korkuluğunu kavradı. Mavi gözleri dalgın bir ifade ile gökyüzüne bakıyordu. ''Gel aşkım.'' dedi arkasına dönüp Nia'nın kolunu kavrayarak. Onu kendi yanına çekti ve bulutların arasından çıkmış mehtabın ışığında kolunu onunkine doladı. Cam kapının açıldığını ve balkona yavaş yavaş başkalarının da daldığını duyuyordu. Ama onlare kesinlikle bakmıyor kollarında ona güvence veren bir sevgilinin sıcaklığında mehtabı seyrediyordu. Sonra başını yana çevirdi. Nia'nın profilini görüyordu. ''Sana bakmakla aynı olmuyor.'' dedi sakince fısıldayarak. Balkonun kenarlarına yerleştirilmiş hoperlörlerden hoş bir müzik çalıyordu. Ancak Nia'ya bakması bahsettiği ışık gösterilerinin başlamasıyla kesildi. Anlaşılan bgün tema savaş olmalıydı ki sular ışıklarla kan kırmızısı bir hal almıştı. Derin bir nefes aldı. Başı dönmeye başlamıştı. Neden heyecanlanmıştı ki şimdi bundan anlamıyordu.

A Forgotten Memory

Muhteşem bir kolej, muhteşem bir tiyatro salonu... Okul müsamereleri her zamanki gibi titizlikle hazırlanmıştı. En iyi tiyatro öğretmenleri tutulmuş ve en iyi dekoratörler çalışmıştı bunun için. Konu, Romeo ve Juliet idi. Ünlü Shakespeare'nin en ünlü öykülerindendi. Ve bu öykünün baş karakteri olarak ne hikmetse birbirlerine farklı cinslerden olmak dışında tıpkı tıksına benzeyen ikizler seçilmişti: Joakim ve Renee. Çok sıkı seçmelerden geçmiş masum bir çocuk tiyatrosuydu bu. Aynı zamanda hastalıklı bir aşkın tetikleyicisi de denebilirdi. Kimse birbirine aşk sınırında düşkün iki kardeşin sevgili rolu oynamasında bir sakınca görmüyordu. Hatta onlara göre bu rollerin daima masum ilişkileri olacak olan kardeşlerin oynaması en mantıklısıydı. Kaldı ki bu rolu en iyi kıvırabilenler onlar çıkmıştı. Erken gelişmiş mantığa sahip Renee ve herşeyi ciddiye alan Joakim elbette başrole daha kafaları saman dolu gibi davranan diğer bücürlere oranla daha çok yakışıyordu. Müsamere hazırlıkları harıl harıl sürerken ve tiyatronun tıkabasa soyunma odasında minik çocuklar korkup ağlarken ya da haşarılıklarla kafayı bulurken bu kargaşanın ortasında Joakim dördüncü ve son perdenin hazırlıkları için yüzünü boyuyordu. Daha doğrusu Alda Teyzesi boyarken ona fırçaları uzatıyordu. Kız kardeşini sahnede ilk gördüğü anı anımsıyordu bir yandan da. Hayatında gördüğü en güzel Juliet olmuştu o. Enfes makyajı çocuk yüzün olduğundan büyük göstermiş, ve metine uygun aşık tavırları en azından tutkulu aşkın oyunu onu ister istemez etilemişti. Aslında tutkulu bir aşık gibi davranmayı yarı yarıya bu rolunden öğrenmiş sayılabilirdi çünkü her anı bu oyunun bilinçaltına kazınacaktı yıllar boyu. Makyajını tamamlar tamamlamaz onu elinden tutarak sahneye götürmüştü Alda Teyze. Kalbi küçük bir kuş gibi çırpınıyordu küçük Joakim'in. Sebep sahne korkusu değildi. Hayır, üç uzun perde boyunca oyunu korkmadan oynadıktan sonra son anda korkacak değildi. Sadece kızkardeşinin orada ölü gibi yatıyor olması ve taktığı ölümü temsil eden bembeyaz maskesi onu bir parça korkutmuştu. Ne bir parçası bayağı korkutmuştu. Her ne kadar bunun rol olduğunu bilse de son perdenin sahnedeki aşkın bitimi olduğunu biliyordu. Kiliseyi temsil eder şekilde düzenlenmiş olan büyük sahnede bulunan aynanın karşısına geçti. Aynada makyajın etkisi ile perişan ve yaptığı dueller yüzünden yaralanmış bir Romeo görülüyordu. Elbisesinde ve yüzünde yer alan an damlacıkları buna büyük katkıda bulunuyordu.

Perde açılınca büyük bir alkış koptu. Şimdi yavaş yavaş kilisenin giriş kapısını temsil eden dekoratif amaçlı bir kapıdan geçerek yavaş yavaş ön sahneye yaklaşıyordu derin duygular uyandıran müziğin eşliğinde. Replikleri önce yavaş yavaş sonra giderek yükselen bir sesle söylemeye başladı. Gerçekten hissediyordu sanki. İnanmıştı kardeşinin yani Juliet'in ölümüne. Sahnenin ön kısmında büyük ve çok güzel olduğunu hatırladığı bir havuz vardı. Ve Juliet'in tabutu bu havuzun ortasında bir standa yerleştirilmişti. Etrafı çeşitli çiçeklerle çevriliydi. Bunlar yapay çiçeklerdi ama olsun. Zaten gerçeklerinden böcek çıkardı her zaman. Yavaşça kardeşine eğildi, ve yanağına bir veda öpücüğü kondurdu Romeo olarak. Sonra da zehir şişesinin içinde bir zehir var ve onu içiyormuş gibi yaptı. İşte o an, gözleri açıldı Juliet'in. Ama çok geç kalmıştı, yazık. Juliet gözlrii açarken Romeo yani kendi yavaş yavaş gözlerini kapatmıştı. Juliet'in ettiği o acı dolu sözler kulağında yankılandı. Ancak Romeo'nun aksine Joakim sağlıklıydı ve bilinci açıktı. Ve sahneye düşen bir şeyin verdiği ıslığımsı sesi duymuştu. O her ne ise kardeşine zarar verecek olmalıydı. Rolünü falan boşverip ayağa fırladı Joakim ve anlık bir refleksle kardeşinin tüy gibi hafif bedenini iterek onu havuza düşürdü. Ne de olsa Renee yüzme biliyordu. Ama kendini savunamamıştı. Kafasına vuran koca ağırlık yüzünden sarsılmış ve yaralanmıştı. Korkunç derecede sızlayan başına mı yanmalıydı yoksa salonda kopan çığlıkların başına daha beter ağrıtmasına m yksa dengesini kaybedip duyun içine yarı bilinçsizce düşüşüne mi? En son hatırladığı şey suya yayılan kızıllıktı. Hem Romeo'nun sahte kanları hem de Joakim'in gerçek kanı vardı bu kızıllığın içinde. Nefes almaya çalışyordu ama ciğerlerine hava yerine acı veren bir sıvı doluyordu. Ve gözlerini ancak günler sonra hastahanenin koma bölümünde açmıştı.

Kızıl sulara bakan Joakim sebebini anımsamadığı bir heyecanla kalbi sıkışarak Nia'ya iyice sokuldu. Yüzünü yana çevirip sevgilisinin saçlarına gömmüştü. Vücudu kaskatı duyduğu rahatsızlıktan kaskatı kesilmişti. Biraz sonra konuşabileceğini hissedince lafa başladı. ''Nia içeri geçelim. Sanırım kendimi iyi hissetmiyorum bebeğim. İçeride oturacak bir yer buluruz belki.'' fısıltısı kesik ve biraz hasta çıkmıştı. İçeride Dimitrie ve kardeşine sulanan bir profesörün olmasını umursayacak halde değildi. ''Baloda kalmayı çok düşünmüyorum. İstersen ilk çıkışımızın şerefine birer şampanya ve tekila alıp başbaşa kutlama yapabiliriz. Renee'yi eve arkadaşları bırakır ne de olsa.'' Demek bana ihtiyacın yokmuş gibi davranmaya kararlısın o zaman bu sana ufak bir ders olsun, diye düşündü.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:34 pm tarafından Kybelle
Nia Lanie Gaarder

Işık-su gösterilerinin başlamasını hiç istemiyordu. Böylelikle gösteriye meraklı diğer insanlar balkona gelmez, Suman ve Io da uzun bir süre daha balkonda kalıp keyiflerine bakabilirlerdi. Elbette bu mümkün değildi. Zaman ilerliyor ve gösterinin başlamasına daha az bir süre kalıyordu. Çocuğun elini çenesinde hissetti. Yere doğru eğdiği yüzü tekrar kendisine çevirmişti. Utanıyor muydu? Hayır, böyle bir durumda utanacak son kişiydi Io. Sadece kendi duygularıyla boğuşuyordu, yaptığının ne kadar doğru ne kadar yanlış olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yüz yüze geldiklerinde Suman’ın gülümsediğini gördü. Memnuniyet ifade eden bir gülümseme… Sahte olup olmadığını bile anlayamadığı, bütün kalbiyle inandığı ve kendini bıraktığı bir gülümseme… Kendini gülmek için zorladı, beceremedi. Hâlbuki rol yapmayı çok iyi becerirdi. “Bu çok iyi olur Nia. Çünkü son istediğim şey bir gece uyurken başımı kızgın ütü ile ezmen olacaktır.” Ama işte bu sözler onu güldürmeye yetmişti. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Sol yanağında bulunan tek gamzesi daha da belirginleşti. “Bak bu konu da bir garanti veremem… Tepemin tası attığında gözüm hiçbir şey görmez. Benden söylemesi, dikkatli ol.” Karşısında duran, yüz yüze olduğu, bir nefes kadar uzağında duran çocuk nasıl biriydi böyle ki Io’nun neşesini hemen getirebiliyordu? Kızın kalbinin hızlı atmasını, yoo hayır, adeta zonklamasını nasıl sağlıyordu? Tüm gerçekliğiyle Io’yu heyecanlandırıyordu. Kokusunu içine çekmek istedi bir n. Bu öyle dayanılmaz bir istekti ki karşı koyamıyordu. Neyse ki kendine söz geçirmeyi başardı son anda. “Şimdiden sorayım nasıl yüzük istersin? Pırlanta? Elmas? Ya da özel tasarım?” Yüzündeki mutlu ifade yerini şaşkınlığa bıraktı. Yüzündeki tebessüm silindi önce ardından da kaşları yavaşça kalktı. Gerçekten ciddi miydi bu evlilik konusunda? Tamam, çıkma teklifini kabul etmişti, dolaylı olarak evlenme teklifini de ama bu kadar çabuk olacağını tahmin etmemişti. Dili yokmuşçasına sustu. Bir şey demek istemiyordu, diyecek bir şey bulamamıştı ya da… Suman’la sonsuza kadar birlikte olmak istemediği bir şey değildi, sadece bu kadar çabuk olması ürkütüyordu onu. Neyse ki çocuk o anda “Tamam şaka yapıyorum o kadar da ileri gitmeyeceğim şimdilik.” demişti de Io derin bir nefes almıştı. Rahatladığı tüm yüzünden hatta vücudundan okunuyordu. Kaşları eski haline almış, tebessümü geri gelmişti.

“Nia bu harika. Artık gerçek bir sevgilim var. Sadece çıktığım bir kız değil.” Güldü. ‘Gerçek sevgili’ Bunu sevmişti. İlk defa ‘gerçek’ bir sevgili oluyordu. İlk defa karşısında duran erkek geleceği düşünüyordu. Elbette çıktığı tüm erkekler geleceği düşünürdü ama onların Io’yla olan düşündüğü gelecek, sadece o gece olurdu. Daha ötesini düşünmediklerine dair yemin edebilirdi kız. Ama Suman… O yıllardan bahsediyor, hayatlarını birleştirmekten söz açıyordu. Çocuğun eli tekrar beline gitti ve kızın vücudunu kendisininkine bastırdı. Çocuğun vücudunun sıcaklığını, kıyafetlerine rağmen hissedebiliyordu. Tam o esnada dudaklarında sıcak bir ıslaklık hissetti. Dudakları yine buluşmuştu fakat bu az önceki gibi masumane bir öpücük değildi. Kısa bir öpüşmenin ardından hafifçe geri çekildi Suman, işte o anda, kısacık bir süreliğine, hatta birkaç saniseliğine göz göze geldiler. Ardından dudakları tekrar birleşti, bu sefer uzunca bir süre ayrılmamak üzere… Çocuğun bir eli belindeydi ve Io’nun bedenini kendisine daha da yaklaştırıyordu. Kız ise bu duruma hiç karşı koymadan boyun eğiyordu. Suman’ın diğer elini ise saçlarında hissedebiliyordu. Io’nun ellerinden biri çocuğun ensesinde diğeri ise yanağında duruyordu. Alev alev yanan yanağında… Gözleri kapanmıştı ve içini tatlı bir heyecan, korku kaplamıştı. O anın bitmemesini istiyordu. Dünyanın durmasını ve o anda canlı olarak sadece ikisinin kalmasını arzuluyordu. Çocuğun o tatlı dudaklarından ayrılmak istemiyordu. Kendini o öpüşte bulmuştu. Sanki bu ana kadar yaşamıyordu da bu andan sonra yeni doğmuş gibi olacaktı. Suman’ı o an, yıllardır tanıdığına yemin edebilirdi, eğer inancı olsaydı… Çocuğun nefes alışlarının derinleştiğini fark etti. Dudakları ayrıldığında kendini boşluğa düşmüş gibi hissetti. Çırılçıplak, karla kapla bir ormandaymışçasına üşüyor gibi… ‘Her güzel şeyin bir sonu vardır.’ cümlesinden nefret etmişti oldu olası. Eh, pek haksızda sayılmazdı.

“Tamam, bu kadarı yeterli şimdilik zaten birazdan buraya gelmeye başlayacaklar son beş dakika kaldı.” ‘Bu kadarı yeter mi?’ diye düşündü Io… Bu kadarı yeterdi demek, kaşları hafifçe çatıldı ama belli etmemeye çalıştı. “Ne de olsa genciz, şahaneyiz ve önümüzde upuzun bir zaman var.” İkisi de gülümsedi. Ardından Suman ekledi. “Sevgilim.” Bozulan morali tekrar yerine gelmişti işte. Suman’ın dudaklarından dökülen tek bir ‘Sevgilim’ kelimesi kızın moralini yerine getirmeye yetmişti. Aynı anda kendisine kızıyordu da; bu çocuğun dudaklarının arasındaki tek bir kelimeye bu kadar muhtaç olduğu için. Suman balkon korkuluğunu kavrarken tek eliyle, Io tüm dikkatini vermiş, onu izliyordu. Uzun, ince ve sporcu olmasının sağladığı sağlam vücudu ile göz dolduruyordu. Kızlar arasında oldukça popülerdi üstelik. Örneğin; bir zamanlar Amigolar arasındaki tek sohbet konusu Sumandı. Elbette Renee yanlarına gelir gelmez konuyu değiştirirlerdi ama Renee olmadığı zamanlar… Suman’ın “Gel aşkım!” diyerek arkasını dönmesi ve Io’yu kolundan kavrayarak yanına çekmesi üzerine kız irkildi. Her ne kadar Suman’ı yıllardır tanıyor gibi hissetse de bu yeni dokunuşlara, yeni dudaklara alışması gerekecekti. Ve en önemlisi kendisini de Suman’a alıştırmalıydı. Çocuğun kollarında mehtabı izlerken bu anda olduğu kadar mutlu olabileceği başka bir anı düşünemiyordu. Balkon kapısının açıldığını duyabiliyorlardı. Her açılış ve içeri giren her insanın sesi, hoparlörden çıkan romantik bir müziğin sesini duymalarını engelliyordu. Yine de bir kere bile kafasını çevirip onlara bakmadı. Kim bilir, giren tanıdıkları biri de olabilirdi ama şu anda ikisi de hiçbir şeyi umursamıyorlardı. Bir ara sevgilisinin döndüğünü ve kendisini izlediğini fark etti. Ama dönüp de ona bakmadı. “Sana bakmakla aynı olmuyor.” O an başını ona doğru çevirecek oldu ama gösteri başladığı için ikisi de gösteriye odaklandı. Sular ışıkların yardımıyla kan kırmızısı bir renk almıştı. Konu kanlı bir şey olmalıydı; savaş gibi… “İlginç olacağa benziyor.” diye mırıldandı sevgilisinin kulağına. Biricik aşkının şu anda anılarıyla boğuştuğunu nereden bilebilirdi ki?!

Gösterinin ortasında Suman’ın yüzünü kendinden yana çevirerek saçlarına yüzünü gömdüğünü fark etti. Daha da sokulmuştu Io’ya. Kız hemen bir şeylerin ters gittiğini hissetti. “Neyin var tatlım?” diye sordu endişeli bir ses tonuyla. “Nia içeri geçelim. Sanırım kendimi iyi hissetmiyorum bebeğim. İçeride oturacak bir yer buluruz belki.” Çocuğun hastalıklı gibi çıkan sesi Io’yu korkutmaya yetmişti. Ne olmuştu durduk yerde? Yediği ya da içtiği bir şeyin dokunması mümkündü ama hiçte öyle görünmüyordu. Balkon kapısından, balo salonuna kol kola geçtiler. “Baloda kalmayı çok düşünmüyorum. İstersen ilk çıkışımızın şerefine birer şampanya ve tekila alıp baş başa kutlama yapabiliriz. Renee'yi eve arkadaşları bırakır ne de olsa.” Balodan ayrılmayı o da en az Suman kadar istiyordu fakat şu durumda bu pekte mümkün değil gibiydi. Duvar diplerine muhtemelen dans etmekten yorulan çiftlerin oturup dinlenmesi için konulmuş sandalyelerin yana gelene kadar tek kelime etmedi Io. Aşkı sandalyelerden birisine otururken o ayakta kaldı ve büyük bir dikkatle ama en önemlisi şefkat dolu gözlerle oturuşunu izledi. Ardından da zoraki bir gülümseme ve endişesi azalmış ses tonuyla cevapladı “Bence kendini biraz daha toparladıktan sonra gidelim.” Ardından birini aramışçasına sağına soluna bakındı. Garsonu arıyordu ama aptal heriflerden birisi bile şu anda ikilinin bulunduğu yerin yakınından bile geçmiyordu. Tekrar Suman’a döndü ve gözlerine baktı. “Sana içecek bir şeyler getireyim.” Hızlı adımlarla arkasına döndü ve az ileride bulunan açık büfeye doğru yol aldı. Bir yandan da olanları düşünüyordu. Her şey öyle ani ve birden bire olmuştu ki, olayların bu kadar hızlı gelişmesi bir yandan Io’yu korkutuyordu. Açık büfenin yanına geldiğinde iki kadeh şampanya aldı. Pançtan daha iyi sayılırdı. Kendi şampanyasından bir yudum aldı ve geri döndü. Bu sefer daha yavaş adımlarla kalabalığın arasında ilerliyordu. Diğer yandan da düşünmeye devam ediyordu. Acaba bu durumu öğrenince Renee ne diyecekti. Ya Ice, onun surat ifadesini görmek için sabırsızlanıyordu. Bu düşünce yüzünde yavaş yavaş bir tebessümün yayılmasına neden oldu. Suman’ın yanına geldiğinde bu tebessümü silmek için çabalamadı bile. En tatlı ses tonuyla elindeki bardaklardan birini sevgilisine uzattı “Al tatlım, umarım bir kadeh şampanya seni kendine getirir.” Ardından Suman’ın yanında ki sandalyeye oturdu ve keyifle şampanyasını yudumladı…
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:34 pm tarafından Kybelle
Piero Mario D'Angelo

..::..::..Tavan Arasındaki Gizli Sandık..::..::..

Dışarıda bütün şiddetiyle kar yağıyordu.Cama vuran kar taneleri camın buharlanmış ön yüzünde küçük desenler oluşturuyordu.Charmont'da tatile kayak yapmaya gelmişti.Bütün bir hafta boyunca eğlenmiş ve yeteri kadar dinlenmişti.O günde tatil yerinden ayrılmak için resepsiyondaki hesabını kapattırmıştı.Yirmi dakika sonrada evinde olmuştu.Her yerde kar yığıntıları oluşmuştu.Sessizlik doğayı kefen gibi sarmıştı.Karları seyretmek hoşuna gidiyordu.Kendisine çalışma odası olarak seçtiği mekanda bir koltuğa oturmuş kitap okuyordu.Zaman zaman da başını kaldırıp hâlâ daha yağan karı seyretti.Düşüncelere dalıp saatlerce ya yağan karı seyreder yada oturup böyle kitap okurdu.Kitap okumak Piero için bir ilk değildi.Okumayı seviyor ve sevdiriyordu bunun için Profesör olmuştuda zaten.
Genç adam yine düşüncelere dalmışken başının üstündeki tavandan bir şey çekiliyormuş gibi bir hışırtı duydu.Piero elinde olmayarak oturduğu koltuktan fırladı,anındada kahkahayı bastı.Böyle büyük eski evlerde herşeye doğaüstü etiketi yapıştırılıyordu.Tavan arasının bir yerine bir sincabın girmiş olabileceği yada bir farenn bulunabileceği kimsenin aklına gelmiyordu.
Charlie gürültüyü umursamamaya karar verdi.Ama satın aldığı yeni kitapları okurken,anyı sesi yine duydu.Bir hayvan sanki bir şeyi çekiyordu yada çeken bir adam bile olabilirdi.Hemen arkasından bir şey kemiriliyormuş gibi bir ses olunca , az önceki fikrinin doğru olduğunu düşündü.Yukarıda kemirgen bir hayvan vardı.Bunun Barbaranın hayali olabileceği aklına bile gelmemişti.Ev bomboştu.Tabi başının üstündeki fare hesaba katılmazsa.Gürültü bütün öğleden sonra onu rahatsız etti.Akşam yaklaşırken de Piero merdivenleri çıkıp yukarıya bir göz atmaya karar verdi.Eğer yukarıdaki bir fareyse,binanın elektirik tellerini berbat etmesini istemiyordu.Ev yeterince eskiydi zaten;kemrigenlerin,kalanını yiyip bir yangına neden olmalarını göze alamazdı.Bayan Daniel'e bu gibi durumlara karşı tekrar tekrar söz vermişti.
Fakat tavan arasındaki kapağı kaldırıp kendini yukarı çekince ortalığı sessiz buldu.Herşey yolundaydı.Oysa o gürültünün hayalinin ürünü olmadığı kesindi.Farelerin,duvarların arasına sokulmanın yolunu bulmamış olmalarını diledi.Fakat duyduğu gürültülerin başının tam üstünden geldiklerine emindi.Yanında bir cep feneri getirmişti;böylece,heryere bakabildi.Daha önce gördüğü kutular,üniformalar,oyuncaklar,oyuncaklar ve bir duvara dayanmış eski ayna yerli yerindeydi.Derken Piero buraya ilk çıkışında gözüne ilişmeyen bir şeyi farketti.Elle yontulup işlenmiş bir beşikti bu.Genç adam elini bunun üzerinde gezdirirken,kime ait olduğunu merak ediyordu.Ama şöyle yada böyle,beşikte şimdi insanın içine dokunan bir hüzün,bir boşluk vardı.Tanıdığı iki kadın bayan Daniel ve Barbaranın bebekleri artık gitmişler,daha kötüsü çoktan ölmüşlerdi.Genç adam beşiğe ve ona duyurduğu tatlı,acı duyguya arkasını döndü;küçük kürklü yaratıkların orada yuva yapmadıklarından emin olmak için;tavan arasının uzak köşelerine dikkatini verdi.Bazı sincap türlerinin zaman zaman bunu yaptıklarını biliyordu.Kim bilir hayvan,belkide uzun zamandır oradaydı.Genç adam merdivene geri dönerken,büyük yuvarlak pencerelerden birinin altında küçük bir girinti dikkatini çekti.Bunun dibine hayli yıpranmış eski bir sandık iliştirilmişti.Piero sandığı daha önce gördüğünü anımsamıyordu.Ama görünüşüne ve üstündeki toz tabakasına bakılırsa,çok uzun süredir orada duruyor olmalıydı.Eski deri kapağı,duvarın rengiyle uyum halinde olduğundan gözden kaçması kolaydı.Piero onu açmaya kalkınca,kilitli olduğunu farketti.Sandığı açamamak büsbütün merakını kamçılamıştı.Sandığın üstünde sahibinin kimliğini gösteren herhangi bir işaret ,adı , başharfler yada arma yoktu.Eskiden bu evde oturanların ikiside Avrupalı ve asalet unvanlı oldukalrına göre,Piero sandığın bir yerinde bir arma görse şaşmayacaktı,ama yoktu.Kilitle biraz oynaması üzerine eski deri kat kat soyuldu.Kapak son derece kırılgan gözüküyordu,ama sandığın kendisi sağlamdı.Piero onu kaldırmaya girişince,içi kayalarla dolu gibi geldi ona.Yinede biraz çaba sarfetse kaldırabilirdi.Genç adam sandığı merdivene kadar taşıdı,sonrada omuzunun üzerinde dengeye getirerek ve düşürmemeye çalışarak ağır ağır aşşağı indi.
Piero aşşağı indiğinde sandık büyük bir gürültüyle holün zeminine çarptı.Piero yukarıda gözle görülür bir kemirgen olmadığına emin olunca tavan arasının kapağını kapayarak,sandığı mutfağa taşıdı.Kilidi zorlamak için bazı gereçler ortaya çıkardı.Bayan Daniel'in sandığın içinde bazı küçük hazinelerin yada yabancı gözler tarafından görülmesini istmediği bazı evrağın bulunması olasılığına karşı biraz rahatsızlık duyuyordu.Kilidi zorlayıp açmadan önce yaşlı hanıma bir telefon etmeyi bile aklından geçirdi.Bu yapacağı şey bir taciz gibi geliyordu ona.Öte yandan,sandık o kadar eski görünüyordu ki,her nedense hipnotize ediyordu onu.Kendine hakim olamadı.Aletlerle uğraştığı sırada ,kilit birden pes etti ve kırılıp yere düştü.Deri kuru ve kırılgandı.İçinde pirinçten çivi başları vardı.Sandık ev yapıldığından beri orada duruyormuş gibiydi.Piero elini kapağa götürürken soluk soluğaydı.Sandığın içinde ne bulmayı ümid ettiği hakkında bir fikri yoktu.İiçinde para,ziynetler,bir hazine,belgeler haritalar,kurumuş bir kafatası,başka bir yüzyıldan kalma güzel yada korkunç bir anı olabilirdi.Kapağı kaldırırken Pieronun kalbi küt küt atıyordu.Aynı anda yanı başında bir kumaş hışırtısı duyar gibi oldu.Fakat hayal gücünün ona yine oyun oynadığını düşünürek,mutfağın sessizliği içinde bir kahkaha attı.Karşısındaki sadece eski bir kutuydu nihayet.Kapak kalkınca ani bir düşkırıklığı duydu.Sandık deri kaplı küçük kitaplarla doluydu.Dua kitaplarına benziyordu bunlar.Özenle ciltlenmişlerdi.Kitaplar belki bir düzine kadardılar ve hepsi birbirinin eşiydi.Piero renklerinin bir zamanlar kırmızı olması gerektiğini düşünüyordu,ama şimdi solmuş donuk bir kahverengiydiler.
Piero kitapların yakınlardaki bir kiliseden gelmiş olduklarını düşünerek,rast gele bir tanesini alarak açtı.Üstlerinde herhangi bir işaret yoktu,ama bu halleriyle bile huzur veriyorlardı.Sonra genç adam birinci sayfaya bakınca ürperdi.Sayfanın mürekkebi kuruyalı ikiyüzyılı aşkın bir zaman geçmişti.Çok eskiden yaşayan bir kadına aitti.Kitabın üzerinde kadına ait bir el yazısı vardı.Yazı elyazısıyla yazılmıştı çok zarif ve düzgündü.Genç kadın sayfanın bir köşesine "Margaret Graven 1780" diye yazmıştı.Acaba aradan ne kadar zaman geçmişti.Neye benziyordu bu genç kadın?Piero gözlerini kapayınca,onun bu odada oturup yazdığını hayalinde canlandırabiliyordu.
Büyük bir dikkat ve özenle , sayfaların,dokununca dağılmasından korka korka bir sonraki sayfayı çevirdi ve elinin altındakinin ne olduğunu o zaman anladı.Bu dua kitabı falan değildi.Margaret'in anılarını kaleme aldığı günlükleriydi bunlar.Gözleri meraktan irileşerek okumaya başladı.Bu defterler.Margaret'den bu günün insanlarına yazılmış birer mektuptu.Genç kadın bunlarda,başından neler geçtiğini,nerelerde yaşadığını,neler gördüğünü,onun için nelerin değerli olduğunu.Eşiyle nasıl tanıştığını,buraya nasıl ve nereden geldiğini anlatıyordu.Piero ikiyüzyıl önce yazılmış kelimeleri okurken,bir damla yaş gözünden elinin üstüne yuvarlandı.Genç adam büyük şansına inanmakta güçlük çekiyordu;heyecandan titreyerek okumaya başlamıştı.O gün bütün gün boyunca o eski anı defterlerini okumuştu.

..::..::..Güzel Renee..::..::..


"Adım Eugenie Renee Linares" ne kadarda güzel bir adı vardı "Eugenie Renee..."birbirine o kadar çok yakışan iki isme daha öncesine böyle karşılaşmamıştı.Karşısındaki kız Barbara olamazdı ona aşırı derecede benzeyen biriydi.Yavaşça kıza doğru çekildiğini hissediyordu.Büyüleniyormuydu yoksa, adı ve kendisi harika olan bu kız genç adamı büyülüyormuydu.Pieroya bakan masmavi iri gözleri ve dolgun dudakları,davet eder gibi kımıldıyordu.Gözleri dudaklarının biçimli hatlarına kaydı,kendisine yönelttiği soruları anlamıyordu.Tek düşündüğü teninin ve dudaklarının sıcaklığıydı.Resmedilecek şahane bir yüze sahipti.Dalgalı uzun sarı saçları biçimli vücudu ve kusursuz bir yüze sahipti.Biçimli vücut evet fazlasıyla kusursuz biçimli ve yumuşak hatlara sahipti.Üzerindeki elbisenin vücuduna oturuş biçimi insanı büyülüyordu.
Piero içinde duyguların kıpırdadığını ve ritmik bir şekilde hareketlendiğini hissetti.Eugenie'ye biraz daha yaklaştı neredeyse tamamen karşı karşıya gelmişlerdi.Elini uzatıp incecik beline sarılmak ve orada dans etmek isterdi.Fakat! - fakat onunla yakınlaşamazdı.Karşılaştıkları şu saniye içerisinde onun öğrenci olduğunu öğrenmişti.Üstelik ilk tanıştığı bir kıza bu kadar samimi davranmazdı.
"Eugenie... Eugenie... okuldaki erkekleri teker teker elinden geçirmeye pek heveslisin,bu süt çocuğunuda nereden buldun"dedi yanlarına yaklaşan esmer çocuktan gelen ses.Bir anlık hayal alemini dağıtmış Renee'nin büyüsünden kurtulup genç adama dikkat kesilmişti Piero'nun bakışlarındaki hayranlık gidip bu genç adama bakarkenki bakışlarına sert bakışlara dönmüştü.Tamda ağzını açıp tehdit edeceği sırada Renee araya girmiş ve cevabını vermişti.İkisinin arasına girmesi hoşuna gitmemişti Piero'nun.Nereden ve nasıl gereksiz yere çıktığınıda bilmiyordu o an tek istediği suratının ortasına okkalı bir yumruk indirmekti.Tabi bunu yapamazdı bir Profesor olarak öğrencilerine daha iyi davranmalıydı.
O sırada yanlarına Renee'ye çok benzeyen genç bir adam daha gelmişti.Esmer olan gence yaklaşıp tehdit edici bir tonda konuşmaya başladı.Renee'yide Pieroyuda görmüyordu yada umursamıyordu.
''Az önce yanıt veremedim ya. Kusura bakma bir an dalmışım malum Nia'nın nefis kalçaları herkesi etkiliyor değil mi? 'Bugünlerde seni biraz alaycı görüyorum. Yoksa erkek arkadaşın sana fazla mı sert davrandı şu malum şeyde? Eh bu durumda profesöre asılmanı da anlayabiliyorum. Ayrıca bu yenilgiye hazırlık konusunda... Ona gerek yok ki sevgili Dimitrie sizin takım her zaman yenilgiye hazırken."

"Eh bu durumda profesöre asılmanı da anlayabiliyorum."bu sözler bardağı taşıran son damla olmuştu.Dimitrie'mi her ne haltsa ona cevap vermesine ses çıkartmayabilirdi ama işe kendisininde sokulmasına sinirlenmişti.Kızın ikizi çoktan uzaklaşıp gitmişti ama içindeki sinir çoğalmıştı.O Latinlere özgü ateşli ve bir o kadarda sert sinirli havası o an bir kez daha ortaya çıkmıştı.Renee'nin kolundan hafifçe özür diler gibi tuttu.

"Şimdi yapacaklarım yüzünden senden özür diliyorum istersen ondan sonra seni eve bırakabilirim"dedi yapacağı haraket yanlışmıydı doğrumuydu bilmiyordu ama içindeki siniri zaptetmek zordu.Hızla Joakim'in olduğu yere yönlendi.Adımları çevik ve hızlıydı.Bulundukları yerin tenha olmasıda cabasıydı.Orda bulunan bir kaç kişininde kendisine bakmasını umursamadı.Hızla genç adama yanaştı.Gömleğinin yakasından tutup kendisine çekti.Sonra hızla arkasındaki duvara doğru fırlattı ve yüzüne o meşhum yumruklarından birini geçirdi.

Öncelikle asla ve asla bir latin erkeğe bu tarz laflar etmiyceksin.Ve o erkek yarı Sicilyalıysa o erkeğin dış görünüşüne ve ne kadar masum olduğuna değilde neler yapacağına bakmalısın.Çünkü Sicilya mafyanın ve kötülüğün ana kaynaklarını bulunduran yerlerden biriydi.Dürüst bir profesorde olsa çabuk köpüren biriydi ve erkekliğine laf kondurmazdı.

"Hiçbirşeye böylesine tepki göstermem genç adam eğer bir daha ağzından sebepsiz yere bana hakaret edici bu tarz ,dikkat et bu tarz laflar diyorum ,sarfedersen şu anki yaptığımdan daha kötüsünü yaparım ve şimdi gidip istediğin yere şikayet edebilirisin,yada tam bir erkek gibi yanıma gelir benden özür dilersin"dedi Renee'nin olduğu yere tekrar gitti.
"Bu hakarete karşılığı kendi öz kardeşim bile olsa aynısını yapardım ama yinede senden özür diliyorum Renee. Şu Dimitrie'yede gelince edepsizliğinin bedelini ona derslerimde ödeticem.Şimdi seni evine kadar bırakmamı istermisin yoksa biraz yürüyüşmü yapalım okulun biraz uzağında deniz var serin hava sana iyi gelir"dedi gülümseyerek sorusunun cevabını bekledi.Joakim'in yanına gelmesi veya karşılık vermesi umrunda bile değildi ondan korkmuyordu.Bir böcek gibi rahatlıkla ezebilir ve ait olduğu yere çöpe gönderebilirdi.Ne okul kurulunun nede oturma iznini umursamıyordu.O an tek umursadığı kişi Renee idi.Onunla olmak sesini duymak gülümsemesini izlemek yetiyordu.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:34 pm tarafından Kybelle
Joakim Suman Linares

Unpredictable

Sözcükler, sözcükler...''Bence kendini biraz daha toparladıktan sonra gidelim.'' ve sonra diğer sözcükler ''Sana içecek bir şeyler getireyim.''

Şefkat? Bir eşte bulunacak en aranan özellik. Ama gene de kendisine hasta çocuk muamelesi yapılması pek hoşuna gitmemişti açıkçası. Kravatını gevşetirken, belki de ben hasta çocuk olduğumdan öyle davranıyordur olamaz mı, diye geçirdi içinden. Nefes alıp vermesi zorlaşmıştı ve korkunç derecede midesi bulanmaya başlamıştı. Bir broşürde okuduğu panik atak belirtilerinin sadece ikisiydi bu. Korkunç bir baş dönmesi, ya da iğrenç bir kalp sıkışması yaşamanın ne kadar zamanını alacağını merak etti. Nedense bilmediği bir ayrıntı, anımsayamadığı bir anı onda fobik belirtilere yol açmıştı. Neyin buna yol açtığını bilse Joakim belki biraz kendine hakim olabilirdi. Ancak bilinmez her zaman en tehlikeli düşman olmuştur. Farkındalığın yok oluşu savunma mekanizmasını çökertir. Kötü ruhlar ruhun düşmanıdır. Daima savaş içerisinde bulunurlar bizimle. Onlaın en becerikli casusları da her zaman unutulan ve bilinçaltına saklanan kötü anılar olmuştur. Onlar sizi yer bitirir ama siz kimsenin sizi anlamadığını veya hayatınızın kötüye gittiğini düşünmektesinizdir o an. Ya da Joakim gibi üşütüp hastalandığınızı. Kravatı iyice gevşettiğinde bunun kötü görüneceğini düşünen Joakim, tamamiyle kravatı çözüp katlamış ve o garip titizliği ile düzgün bir şekilde iç cebine yerleştirmişti. Derin bir nefes aldı mide bulantısını geçirmek için. Ama umduğu olmadı. Aksine daha beter midesi bulanıyor ve başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Dahası, aklından geçen görüntüler onu daha da hasta ediyordu. Kırmızı, parlak, yoğun kanla dolu soğuk su ürpermesine sebep oluyordu. Oturduğu yerde eğilerek kolunu dizlerine dayadı ve kendine destek olmaya çalıştı. Diğer elini de alnına götürmüş ve perçemlerini kavramıştı. Bir yandan da derin derinnefes alamya devam ederek kusmayı durdurmaya çalışıyordu. Hadi Joakim içinde bir zehir var senin kusarsan kurtulabilirsin, dedi soğuk, buz gibi, alaycı bir ses hayalden gelen. Lanet olsun burada senin değil benim sözüm gçiyor kusarsam rezil olurum ve bu bana yakışmaz, die yanıt vermişti kendine içinden. Ancak o buz gibi sesin yanıt vermesi gecikmedi: Kendine ördüğün o görüntü duvarının ne kadar dayancağını sanıyorsun Joakim? Buna yanıt veremedi. ''Al tatlım, umarım bir kadeh şampanya seni kendine getirir.'' Zaten sevgilisi Nia gelmişti ve elinde şampaya vardı. O an yüzü kızardı. Onun oturmasını söylemeliydi. Ve şampanyayı kendi getirmeliydi. Ama zonklayan başı bunu unutturmuştu işte.

Kendini dikleştirerek yüzünü Nia'ya döndürdü. Kendi şampanyasını aldı kızın elinden. Yüzündeki kızarıklık daha da artmıştı. (İşte bu birinci aşınma oluyor hem de güçlü bir eş profili çizeceğin kişinin gözü önünde) Yüzünü bu düşünceye karşı buruşturdu. Buraya oturduğundan beri tek kelime etmemişti. Giderek içine mi kapanıyordu yoksa? ''Teşekkür ederim, sevgilim.'' dedi elinden geldiğince memnun yapmaya çalıştığı ses tonu ile nazikçe. Sesi hasta mı çıkmıştı? Biraz çatlamış mıydı yoksa? Nia'nın onu bu halde görmesini istemiyordu. ''Sen de oturmalısın, ben sandalye...'' diyerek ayağa kalkmaya çalışmıştı. Ancak sözünü tamamlayamadan Nia oturacak yeri çoktan bulmuştu. Her ne kadar Nia neşeli bir ifade ile kendine gülümsese de bu durum kendini daha da kötü hissettirdi Joakim'e. Belki de hastalığın başlangıcının hassaslığıydı bu. Az önce zor toparladığı gülümsemesi hepten söndü. Sandalyeye bitkin şekilde yeniden oturdu. ''Nia... Ben... Üzgünüm.'' diye fısıldamaya çalıştı kısılmış bir sesle. Zonklayan başı kendi sesini duymasını bile engelliyordu. Sanki bedeni orada değilmiş o havada durup etrafı izliyormuş gibi hissediyordu. Sesi çıkmış mıydı yoksa ağzını bile oynatmamış mıydı emin değildi. Gözleri çevreyi bulanık görüyordu sanki. Elini açtı istem dışı bir şekilde. Şampanya bardağı, içkiden bir yudum bile alamadan kaymıştı parmaklarından. Ağır çekimde bardağın parıldayarak havada dönüşünü, içindeki altınımsı sıvıyı ışık saçarak etrafa saçışını izledi. Nia? Onun üstüne gelmiş miydi dökülenler? Mide bulantısı hala durduğu yerde duruyordu. Bu yüzden şampanyayı içemeyecek olma düşüncesi ona biraz iyi gelmişti. İki elini de yüzüne götürdü. Dehşet ifadesini saklamak istiyordu yüzüne yerleşmiş olan.

Yakasının birisi tarafından çekiştirildiğini duyumsayıncaya değin kendine gelemedi. Her kimse bu, yakasını sanki gömleğini yırtar gibi çekiyordu. Ona karşı koymadı kendisini oturduğu yerden kaldırmasına izin verdi. Eğer direnirse fişek gibi bir kusmuğun etrafa saçılacağından korkuyordu. Kendini kasarak bunu önlemek dışında yapabileceği birşey yoktu. Az önce Nia'nın dudaklarını ve teninin dokunuşunu tadarken bunun tutkusu ile alev alev yanan yüzü buz gibi terle soğumuş ve bir ölü serinlğine kavuşmuştu. Ne olduğunu anlamaya çalışmadı. Ve de herhangi bir direnç göstermedi. Tek yaptığı o kendini duvara savururken başını korumak için öne doğru eğmek ve kollarını dengesini tekrar bulabilmek için savurmak olmuştu. Duvara çarpan beli hafifçe sızlamıştı. Ancak elini duvara yapıştırıp destek alarak yere düşmemeyi başarmıştı. Derin derin nefes alarak o anki yarı bilinçsizlikten kurtulmaya çalışıyordu ama yüzüne yediği yumruk işi daha da kötüleştirdi. Şimdi duvarın dibine çökmüş ve garip bir aksanla edilen hırçın konuşmaları dinliyordu. Ama sözcüklerin birini bile anlamıyordu. Gözlerini yerden ayıramadığından konuşmaların sahibini göremiyordu. Sadece birinin ayakkabıları duruyordu orada. Nasıl bir yakkabıydı bu? Sicilyalı zevksizleri dışında bunları giyenleri daha önce görmemişti. Bük ihtimal daha sonra ancak filmlerde görecekti ve onlar zaten sicilyalıyı oynayan oyuncular olacaktı. Bilinci yavaş yavaş açılırken konuşma bitmişti. Başını kaldırıp kendisine saldıran saldırgana baktı birden. ''Ne diyorsun sen?'' dedi ters bir sesle. Ancak saldırgan Piero bunu duymamıştı ya da umursamamıştı. Joakim'den bir karşılık vermesin beklemeden çekip gitmişti. Ama nereye kardeşinin oraya mı? Kardeşine dadanan ilk sapık o değildi doğrusu. Ancak kardeşine sulanması yetmiyrmuş gibi bir de aniden kendisine saldıranı da ilk defa oluyordu. Ona haddini bildirirdi. Tıpkı diğerlerie bildirdiği gibi. Adı fazla kavgaya karışmasa bile karıştığı kavgalardakilerin hakkından gelmesin iyi bllmişti her zaman. Özellikle birini, onu ara sokakta kıstırmıştı aptal şey. Sanki yararı olacakmış gibi bir de iki arkadaşını getirmişti. Ama uğuldayan kafası bu düşünceleri bölüverdi.

Derken mide bulantısının arttığını hissetti. Nia'nın ne olduğunu görmek ya da o yüce merhameti ile yardım etmek amacı ile ona yaklaşıp yaklaşmadığını aklına getirmeden, sarsak bir şekilde doğrularak ayağa fırladı. Bu sefer füzenin geri sayımı kesin başlamıştı. Deneme uçuşları bitmişti. Az önce kendisine atılmasına zorunlu olarak izin verdiği yumruğun etkisi ile kanayan ağzını tuttu eli ile. Dudaklarına iyice bastırdı. Her ne kadar sızlasa da buz gibi sesin bahsettiği yıkımın korkusu daha kötüydü. Acele adımlarla kalabalığın ortasına karıştı ve diğerlerinin gözlerinden yok oldu. Balo salonundan çıkmış ve rastladığı ilk erkekler tuvaletine dalmıştı. Boş olan kabini, bir elini ağzına yumruk halinde bastırıp, deiğer eli ile de telaşla kapılara vurarak buldu. Ve onun içine alel acele daldı. Kabinden çıktığında biraz dağılmış gibiydi. Gözleri hafifçe kızarmış ve sulanmıştı. Ama açıkçası mide bulantısı geçmiş ve rahatlamıştı. Daha iyiydi nispeten. Ancak gene de başı biraz zonkluyordu. En azından uğultu geçmişti. Direk lavaboya doğru ilerledi. Elleri ile lavabonun temiz kenarlıklarını kavramıştı. Uzun boyu yüzünden bedeni iki büklüm olmuş ve başı aşağı eğilmişti. Bu şekilde bir süre dinlendi. Ardından doğruldu olduğu yerde. Aynaya baktı ve sararmış yüzünü gördü. Kanayan dudakları sanki az önce sıkı bir dayak yemi de pestil çıkmış izlenimi veriyordu. İnsana ne varlıklar bunu yapamaz ama hastalığa sebep olan küçük şeyler böyle pestilini çıkarırdı. Aklına sicilyalılerınık ettiği küfür gelmişti nedense? ''Yavşak'' diye mırıldandı. İster istemez sırıttı. Delice bir sırıtış belirmişti yüzünde. Şu anda cehennem kaçıkları gibi görünüyordu. Kahkahalarla gülmeye başladı. Kollarını birbirine kavuşturmuş halde kendini sarmıştı gülerken. Sanki kendini gülmenin etkisi ile sapır sapır dökülmekten koruyormuş gibiydi. Sesi çatlak ve garipti. Ancak bariz bir neşe vardı. Gülme krizi geçince nefes alıp verişi düzensizleşmişti. Aynaya çevirdi yeniden bakışlarını. Gülmek yaramıştı doğrusu. Kendine az da olsa gelmiş ve toparlanmıştı. Ancak sanki içi boşalmış gibiydi-aslında az önce olana bakılırsa bunda haksız sayılmazdı- ve bitkinleşmişti. Eve gidip derin bir uyku çekmek istiyordu. Zaten derslere iyi bir başlangıç yapabilmek için iyi uyku almak lazımdı. Çeşmeyi açıp ellerini yıkadı ve saçlarını düzeltti. Çenesindeki kan ve mide asidi kalıntılarını yıkayarak temizledi. Ardından dağılmış yakasını düzeltti ve iç cebiden çıkardığı kravatını düzgünce boynuna geçirip ilmikledi. Tabi ağzını iyice çalklamayı da unutmadı Nia için. Tamamen düzelmişti ama dudağındaki şişlik görüntüyü biraz bozuyordu. Bir an şaşkınlık duyarak aynadaki aksine baktı. Sanki kendi değilmiş gibiydi. Joakim'i kendine özgü bir alaycılıkla süzüyor ve dudaklarını kımıldatmadan konuşuyordu: Kazandığını mı sanıyorsun? Sonuçta bi insansın, dedi o soğuk ses. Suman, yakasını son bir kez daha düzeltip çıkışa doğru yöneldi.

Lavabodan çıkıp Nia'nın yanına yaklaştığında baloya geldiği zamankinden bile iyi görünüyordu. Yediği yumruk sanki ona ters etki yapmıştı. Acaba Profesörün yiyecekleri de aynı etkiyi gösterecek miydi? Yüzünde kendine güvenen kibirli bir gülümseme belirmişti. Lavaboya giderkenkin aksine dimdik yürüyordu. Adımları sert ve düzgündü. Sanki podyuma çıkmış erkek mankenleri andırıyordu. Nia'nın tam önünde durdu. Onu dikkatle süzüyordu. Acaba az önceki vukuat duygularını değiştirmiş miydi? ''Az önce kendimde değildim.'' diye fısıldadı net bir sesle Nia'nın kulağına yaklaşarak. ''Ama şimdi düzeldim, iyiyim. Sorun her ne ise çözüldü.'' Sesinde bariz bir hissizlik vardı. Onun hala kendisine karşı aynı duyuları hissedip hissetmediğinden emin olamıyordu. Herkese karşı duyduğu bariz güvensizlik yeniden baş göstermişti. Belki de kendine güvenen küstah şahıs altında kendine olan güvensizliği taşıyordu. Ne olur ne olmaz, diye düşünüyordu. En yakını, kardeşi bile ona karşı bir anda değişmemiş miydi? Oysa ona şuursuz bir güven duyuyordu şimdiye kadar. Ama şimdiye kadardı o. Az önce Joakim'e saldırırken aptal öğretim görevlisi parmağını kıprtdatmamış, engellemeye kalkmamıştı. Onunla bu gece ilgilenmemeye karar vermişti Joakim de. Nia'nın yüzüne baktı şefkatli bir ifade ile bir süre sonra. Korkmuş olmalıydı kesinlikle. ''Nia iyisin değil mi? Umarım korkmamışsındır. Şu az önceki saldırı yüzünden yani.'' Elini yavaşça kızın yanaklarına götürdü ve her an incinebilecek, narin ve güzel bir çiçeği okşar gibi yanaklarında ihtiyatla gezdirdi parmaklarını. Az önce buz gibi olan yüzü şimdi tekrar ısınmaya başlamıştı. Ona iyice yaklaştı ve dudaklarına kısa, ama balkondakiler kadar gerçek bir öpücük kondurdu. Yüzünde beliren tatlı gülümseme ile eski haline dönmüştü tamamen Joakim. Neşeli bir şekilde Nia'nın ellerini tuttu ve onları avuçlarında nazikçe sıktı. ''Bu balo gördüğünün aksine hayatımda geçirdiğim en güzel balo. Çünkü seni buldum. Hiçbirşey bunun keyfini bozamaz'' dedi kızın gözlerine bakarak ciddi bir sesle. -Birazdan kadar gelişecek olaylar onu bu konuda yalancı çıkaracaktı-Şu anda ne saldırgana ne de ona kızgınlığı iyice artmış olan kız kardeşine muhatap olmak istiyordu. O şu anda mutluydu ve Ice?... Gözlerini bir farklılığa ister istemez çevirmişti.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:35 pm tarafından Kybelle
Ivy Evangeline Valery

İki tarafı ağaçlarla kaplı bir yolda yürüyordu Ivy.Biraz önce çiselemiş yağmurun ıslaklığı vardı yerde.Toprak kokuyordu etraf.Sararmış yapraklarla kaplıydı yol kenarı.Yolun diğer tarafıysa bir göle bakıyordu.Kurşuni bir renkteydi göl ve çarşaf gibiydi.Tehlikeli bir havası vardı bu gölün.Yinede oturup onu izlemek dinlendiriyordu insanı.İnsanların dinlenmesi içinde banklar konmuştu gölün kenarına.Gökyüzü bulutluydu ve hava gerçekten soğuktu.Sonbahardı burada mevsim-burası her neresiyse artık.'Çok güzel bir yer diye düşündü Ivy.Sesiz sakin bir yerdi.İnsanlardan uzak,kalabalıktan uzak.Yaşamak için ideal bir yer.Yinede bir şeylerin eksik olduğunun farkındaydı.Etrafına bakındı neyin eksik olduğunu bulmaya çalışırcasına.Derken birisi takıldı gözlerine.Göl kenarındaki bir banka oturmuştu.Ivy çıkaramadı onu arkadan.Kim olduğunu görmek için yanına gitti ve banka oturdu.Açık kahverengi saçları vardı bu çocuğun.Genç biriydi ve oldukça yakışıklıydı. Yüzü okunmaz bir ifadeyle maskelenmişti ancak parlak mavi gözleri bariz bir hüzünle seyrediyordu gölü.’Neyin var Kyle?’ demek istedi Ivy ama ağzından kelimeler dökülmedi.Yinede onu duymuş gibiydi Kyle.Ivy’e bakarak kafasını sağa sola salladı ve hafifçe gülümsedi ona.Ivy’de ona gülümsedi ve kafasını genç çocuğun omzuna yasladı.İçindeki eksiklik kaybolmuştu sanki.Onun yanından ayrılmayı hiç istemiyordu şu an.Yeniden yalnız başına yürümek istemiyordu yollarda.Üşüyordu üstelik,ısınmak için iyice sokuldu Kyle’a.Çocukta ona sarılmıştı şimdi.Gözlerini kapayıp bu anın tadını çıkarmak istedi.O sırada burnuna soğuk,iri bir yağmur damlası düştü…

İşte tam burada uyanmıştı Ivy.Kalbi deli gibi atıyordu uyandığında.Karanlıkta belli olmuyordu ama gözleri irice açılmış ve şok ifadesiyle tavanı seyrediyordu.Rüyayı hatırlamaya çalıştı.Genelde bütün rüyalarını yarım yamalak hatırlardı ancak bu seferki gayet net bir şekilde gözlerinin önündeydi.Kyle vardı yanında.Belki de en olmaması gereken kişi.Rüyada onun eksikliğini hissetmişti içinde.‘O kadar zaman sonra nerden çıktı ki bu?’ diye düşündü istemeden ve kendine kızarak.Bir yıldır görüşmüyordu onunla.Yüzünü bile görmek istemiyordu hatta. Büyük bir hata yapmıştı uzun zaman önce.Kyle’ın okuldaki ününü bildiği halde onunla çıkmaya başlamıştı.Tamam, onu sevmişti,gerçekten harika anlar yaşamıştı birlikteyken ve zamanla onu değiştirebileceğini düşünmüştü-belki bir yere kadar da başarılı olmuştu,çünkü Kyle’ın bilinen en uzun süreli ilişkisi buydu-ama sonuç yinede her zaman ki gibiydi.Araya giren bir başka kızla sonuçlanmıştı. Belki bir başkası böyle bir hata yapmış olsa affedebilirdi.Ancak Kyle için durum farklıydı.O, artık bunu alışkanlık haline getirmiş gibiydi…Ayrıldıktan sonra Kyle onun peşini bırakmamış ve her fırsatta ona açıklama yapmak için peşinden koşmuştu.Ama Ivy onun sözlerinin sadece palavralardan ibaret olduğunu bildiği için onu dinleme gereksinimi bile duymamıştı.Ona karşı olan bütün sevgisini içinden atmaya başladı.Onu unutmaya kararlıydı.Bu belki zor olacaktı,ama imkansız değildi.Ve sonunda istediği oldu.Artık Kyle’a karşı nefretten başka bir şey hissetmiyordu.En azından öyle sanıyordu…Kısa bir süre sonra Stefan’la çıkmaya başladı.Ancak bir iki hafta önce onunla da ayrılmıştı.Gerçekten sevmemişti çünkü onu,sevememişti bir türlü eskisi gibi.

Biraz kendine geldikten sonra yatakta doğruldu ve pencereden dışarıya baktı.Hava daha yeni yeni aydınlanıyordu.Yanındaki saate baktı.Nightmare resimleriyle süslü,eski tarzda,tepesine vurularak alarmı susturulan bir saatti bu..Sabahın beşiydi henüz.Kalkmak için fazla erkendi ama Ivy daha fazla uyumak istemiyordu.Zaten pek uykusu da kalmamıştı.Mutfağa inip kendisine acı bir kahve yapmaya karar verdi.Aşağı inerken gözü Billy’nin oda kapısına takıldı.Kapı kapalıydı ve kesinlikle içerden kilitlenmişti.Odasının karıştırılmasından,hatta odasında birilerinin bulunmasından bile hoşlanmazdı o.Billy’le çocukluktan tanışıyorlardı.Komşu evlerde büyümüşlerdi,kardeş gibiydiler.Ayrıca aileleri ortaklardı da.Aynı şirketi yönetiyorlardı.4 yaş büyüktü Billy Ivy’den.Bir abi gibi her zaman koruyup kollardı onu.Bütün sevinçleri,mutlu anları hep birbirleriyle paylaşıp sevinirlerdi.Billy’nin ilk defa bisiklet sahibi olduğu gün.Ne kadar da sevinçliydiler.Ivy’ide arkasına alır gezelerdi saatlerce.Ve tabii acı anları da paylaşırlardı.Ivy’nin ailesini kaybettiği zaman Billy onun her zaman yanındaydı.Onun toparlanmasında ve bir an önce hayata dönebilmesinde Billy’nin payı o kadar büyüktü ki..İşte bu tip olaylar aralarındaki bağı iyice güçlendirmiş ve artık birbirlerinden ayrı kalamaz olmuşlardı.Ivy üniversiteye giderken de Billy onu yalnız bırakmamış ve onun peşinden gelmişti.Birbirlerine her ne kadar bağlı olsalar ve sevseler de kavga etmeden de duramıyorlardı.Tipik abi kardeş ilişkisinde olduğu gibi.Daha geçen gün büyük bir kavga çıkmıştı aralarında.Sebebi Poison’dı.Bembeyaz tüylere sahip olan bu kedi,Ivy’den başka herkese hırçın davranırdı.Billy’nin elindeki tırmıkların sayısı çoğaldıkça-zaten kedilerle arası pek yoktu- daha fazla dayanamamış ve kedinin üşüdüğünü öne sürerek onu mikrodalga fırına kapatmıştı.Ivy’nin feryatları karşısındaysa özür dileyerek durumu telafi edeceğini söylemiş ve bu seferde kediyi buz dolabına tıkmıştı.O günden beri birbirleriyle konuşmuyorlardı.Soğuk rüzgarlar esiyordu ikili arasında.Zavallı Poison ise Ivy’nin odasında kilitli kalmaya mecburdu,can güvenliği için.Şimdiyse Ivy’nin Billy’le dertleşmeye ihtiyacı vardı.Yine de onu sabahın köründe uyandırıp büyük bir öfke patlamasıyla karşılaşmak istemiyordu.Sessizce mutfağa indi ve gün boyu kendisini dinç tutacak kahvesini düşüncelere dalarak tek başına yudumladı.Artık Billy’le de barışma zamanının geldiğini düşünüyordu…

Akşama doğru Ivy bütün düşüncelerinden arınmıştı.Şimdi akşamki balonun heyecanı kaplamıştı içini.Ayna karşısında ne giyeceğine karar vermeye çalışıyordu.Arkadaki yatakta da Billy oturmuş elbiselere puan veriyordu.Öğlen saatlerinde barışmışlardı onunla.Ivy daha fazla dayanamamış ve Billy’nin kapısını yumruklayarak uyandırmıştı onu.Billy kapıyı açtığında boynuna atlamış ve neden barışmak için hiçbir şey yapmadığını sorup kırgınlığını dile getirmişti.Uyku sersemliğiyle neye uğradığını şaşıran Billy ise büyüklerin değil küçüklerin özür dilemesi gerektiğiyle ilgili birkaç saçma gelenekten söz etmişti.Arkasından Ivy’nin hazırladığı kahvaltıya yumulmuşlar ve eğlenceli bir sohbet eşliğinde kahvaltılarını bitirmişlerdi.

Buz mavisi parlak bir elbiseyi Billy’e doğru sallayan Ivy “Bu nasıl?” diye sordu.“Bunu daha önce giymiştin tatlım.Evet sana çok yakışıyor,buzdan yapılmış bir meleğe benziyorsun ama sence de sırtı biraz fazla açık değil mi?”Elbisenin sırt kısmını tutmuş hafif bir alaycılıkla sallıyordu.Gerçektende elbisenin sırt dekoltesi biraz fazlaydı.“Evet haklısın sanırım.Ama buzdan yapılmış bir melek biraz abartı olmadı mı?” Kendi güzelliğinin farkındaydı ama abartılmasından pek hoşlanmazdı. Billy’nin kendisini sinir etmek için böyle söylediğini biliyordu.Gözlerini Billy’nin bal rengi gözlerine dikerek sırıttı. “Sende her meleği baştan çıkaracak kadar yakışıklısın,bunu biliyor muydun?” Onun da bu tip şeylerden hoşlanmadığını biliyordu.Yeniden elbise seçmeye dönerken onun elini ‘yok canım’ der gibi salladığını gördü.Şimdi dolapta siyah bir elbise ilişti gözüne.Yaklaşık bir ay önce almıştı ama hiç giyme fırsatı bulamamıştı.Askısıyla birlikte alarak çıkarttı dolaptan. “Bakalım buna ne diyeceksin?” diye sordu Billy’e.O da ayağa kalmış elbisenin orasını burasını çekiştirerek inceliyordu.Bu elbisenin de sırtı açıktı ancak örümcek ağı seklinde geçirilmiş ipler sırtın bir kısmını kapatıyordu.Askılı ve eteği kısaydı elbisenin.Ne fazla şatafatlıydı ne de fazla sade.çok beğenerek aldığını hatırlıyordu bu elbiseyi. “Hmm..Bu elbiseyi biri mi hediye etti sana?Senin bu kadar zevkli olabileceğini hiç sanmıyorum da..”Bu sözün ardından çıkan yastık savaşını Billy kaybetmiş ve kapı dışarı edilmişti.Ivy’de üzerine siyah elbisesini giyerek makyajını tamamlamış bir şekilde dışarı çıktı.Billy onunla birlikte baloya gelmek için çok ısrar etmişti,onu yalnız bırakmamak için-ama Ivy yeni bir kız tavlamak için olduğuna emindi- fakat Ivy tek başına gitmeyi tercih etti.Sadece balo salonuna kadar Billy’le gidecekti.Arabada hazır bekliyordu Billy.Üzeri gayet şıktı.Anlaşılan hala baloya gelebilmek gibi bir umut besliyordu içinde.Arabaya bindiğinde “Hiç şansın yok..Baloya tek başıma gideceğim” diyerek sırıttı. Ama sandığı gibi olmadığını anladı.“Hayır canım.Bir iş yemeğine gidiyorum.Babam artık işlerle ilgilenme yaşımın geldiğine inanıyor.Ben büyümüşüm,o yaşlanmış,vs vs…Sanırım haklıda.” Ivy bu sözler üzerine şaşırmıştı.Billy’nin çalışabileceği fikri ona pek komik gözükmüştü.Onun uçarı hareketlerine ve rahatlığına alışmıştı.İş adamı sözcüğü Billy’le aynı cümle içinde sadece babasından bahsederken geçerdi. Yine de gülmesini engelleyerek “Seninle bir gün ortak olacağımızı hep unutuyorum Billy.Bu eminim çok,eğlenceli olacak.” diyerek sırıttı.Sonrada saatine bakarak bir feryat koyuverdi “Hadi acele et..Geç kaldım..!!” ve Billy arabayı çalıştırarak son sürat yola koyuldu…

Ivy salona vardığında balo başlamıştı bile.Etrafta birkaç sarhoş gence bile rastladı.Kendisine bir içki alarak bir köşeye çekildi.Léa’yı aradı gözleri fakat hiçbir yerde göremedi onu.Henüz gelmemişti demek ki.Çantasından cep telefonunu çıkartarak Léa’yı aramaya koyuldu.Uzun uzun biplemelerin ardından telefonun diğer ucundan bitkin bir ses duyuldu.

“Alo!”

“Léa!Benim Ivy.Söyler misin nerelerdesin?Balo başlayalı yarım asır oluyor.Çok geç kaldın.” Léa’nın bir yere geç kaldığını daha önce hiç görmemişti.Onun her zaman dakik birisi olduğunu biliyordu.O zaman ya çok önemli bir şey olmuştu ya da;gelmemeye karar vermişti…

“Hey!Yoksa gelmemeyi falan mı düşünüyorsun.Eğer aklında böylesine saçma bir fikir varsa hemen atsan iyi olur.Hemen üzerine bir şeyler giyin ve yola koyul.”

Léa gelmemekte direniyordu.Gerekçesiyse, keyfinin olmamasıydı.Sinirlenmeye başlamıştı Ivy.Farkında olmadan sesini biraz yükselterek;

“Bu ne biçim bir bahane böyle.Sinirlenmeye başlıyorum Léa.Gerçekten saçmalıyorsun.Hemen kalkıp buraya gel tamam mı?Gerekirse pijamalarınla gel.Seni bekliyorum.Yarım saatin var unutma.”
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:36 pm tarafından Kybelle
Kyle O. McCall

Yalnızca dolunayın yaydığı parlak ışıkla süslü berrak gecenin ürpertici ve büyülü bir havası vardı.Normalde olduğundan çok daha sessiz olan gece de sanki bütün herkes susmuş gibiydi.Ağustos böceklerinden sağ kalanların o bildik sesleri dahi duyulmuyordu.Bilmediği bir sebepten ötürü ürperdiğini hissetti.Tüm vücudunu kaplayan istemsiz titreme soğuk aldığını düşündürmüştü ona.Hafifçe silkelenerek o tuhaf durumdan kurtulmayı bekledi.

Balo salonunun kapısına geldiğinde o sırada şehirde bulunan tüm canlı yaratıkların çevrede toplandıklarını düşündü.Duyamadığı ağustos böceklerinin ince ve insanı çıldırtacak derecede rahatsız edici sesleri uzaktan yankılanıyordu.Ana kapı her açıldığında yüksek sesli müzik avluya taşıyor,şık giyimli insanlar ya içeriyer giriyor ya da dışarıya çıkıyordu.Derin bir nefes aldı.İçeriye adım attığı sırada içeride sarı saçları ve fidişi rengi teniyle muhteşem uyum sağlayan siyah elbissesinin içinde muhteşem görünen Ivy'yi fark etti.İçeriye girmekten bir anda vazgeçmişti.Bunun olabileceğine hiç ihtimal vermiyordu.Çünkü Stefhan'la onun ayrıldığını duymuştu.Ivy'nin onunla görüşmek istemeyeceğini o çocuğun bulunduğu yerde durmak istemediğini düşünmüştü.Çünkü ayrıldıkları günden beri Ivy Kyle'la aynı ortamda bulunmamak için elinden gelen herşeyi yapmıştı.

Birden ellerinin ıslandığını hissetti.Ne zaman heyecanlansa olsuğu gibi...Artık açılış partisine katılmak istediğinden emin değildi.Ivy'yi hala çok seviyordu.Onu gördükçe uzun zamandır üzerinden atamadığı suçluluk duygusu yeniden kabarıyordu.Tam geri dönecekken yeniden birleşmeleri ihtimali olup olmayacağını düşündü.Küçük bir ihtimal,en azından bir şans...Birşey kaybetmezdi.En azından deneme cesaretini göstermesi gerektiğini düşündü.Ayrıldıktan beri binlerce senaryo uçuşmamış mıydı zihninde?Belki birisi?

Balo salonuna girdi ürekek ve yavaş bir adımla.İşte oradaydı.Her zamanki doğal ışıltısı ve güzelliğiyle.Kapıya sırtını dönmüştü.Hararetli bir telefon görüşmesi yapıyor gibi görünüyordu.Kyle bakışlarını ondan ayırmadan en yakın boş masaya oturdu ve kızın her hareketini izlemeye başladı.Sanki gözünü ondan ayırsa kaçıp gidecekmiş gibi hissediyordu.Bir yıl önce duyduğu o öldürücü nefret yeniden benliğini kaplamaya başlamıştı.O zehirli öfkenin yakıcı tadını yeniden boğazında hissetti.Buna izin vermemeliydi.Eğer kendisine öfke duyarsa bunu başaramayacağından emindi.

Ynaından geçen garsondan aldığı içeceğin ne olduğunun farkında bile değildi.Rast gele aldığı bir yudumla bira içtiğini fark etti.Nefret ederdi biradan ama şu anda bunu düşünmek istemiyordu.Onu rahatlatacak her şeyi içebilirdi.Bira,viski ne olursa...Etkili de olmuştu.Bir kutu bira bile sakinleşmesine yetmişti.Tam konuşmasını hazırlmaış,yerinden kalkacaktı ki aklına unutmak istediği ama her gün gözünün önüne gelen ve hayatını mahveden o lanet olası gece geldi.Daha önce bu kadar ayrıntılı olduğunu hiç fark etmemişti:

YAKLAŞIK BİR YIL ÖNCE

Loş bir odadaydı.İçeriye yayılmış baharat ve çiçek kokusu kaırşımı başını döndürüyordu.Gecenin başından beri içtiği onlarca kadeh de sersemlemesine yol açmıştı.Gecenin başından beri şu lanet olsaı kızın kikirdemelerini duyuyordu.Şimdiyse Becca beyaz çarşafın üzerinde kıvrılmış mışıl mışıl uyuyordu.Kyle ona arkasını dönmüş ardına kadar açık camdan dışarıdaki dolunayı izliyordu.İnce perde her rüzgar esişinde havalanıyordu ve içeriye giren serin rüzgar Kyle'ın titremesine yol açıyordu.Birden ensesinde Becca'nın soluğunu hissetti.Ürpererek kıza doğru döndü.O Kyle'ın aksine huzurlu bir uykudaydı.Belki aşık olduğu erkeğe tek gece de olsa sahip olduğu için,ya da bunu yapmaya alışık olduğu için...

Sarı saçları yastığın üzerine dağılmış,ay ışığıyla parlıyordu.Şimdi kapalı olan güzel mavi gözleri ve hafifçe aralanmış kırmızı dudakları vardı.Pek çok erkeğin geri çeviremeyeceği güzel bir yaratık...Biliyordu,pek çok erkek bu gece onun yerinde olmak isterdi ama o pişmandı.Hem de çok...İçinde kendisine karşı hissettiği tek şey korkunç bir öfkeydi.Korkunç,zehirli ve tehlikeli bir öfke...

Ivy'yi bu şekilde aldatmış olmak canını yakıyordu.Hem de çok...Onu kırmak en son isteyeceği şey olmuştu her zaman.Peki ya şimdi...Şimdi neden bunu yapmıştı?Nedenini bilmiyordu.En ufak bir fikri bile yoktu.Belki de bir boşluk anıydı.Ivy'nin son günlerdeki anlayışsızlığını kaldıramamıştı belkide.Şu anda yanında yatan kızın ona gösterdiği ilgi egosunu okşamıştı ve ne olduğunu anlamadan kollarına almıştı onu.Bu davranışını çok geride bıraktığını düşünüyordu.Ama belli ki bırakmamıştı.

Kızın yüzüne dokundu hafifçe.Becca hafifçe gülümsemişti uykusunda.Kyle elini çekti.Sanki yanmış gibi aniden.Az önce yaptığı şey içn pişmanlık duyarken bir daha yapacaktı aynısını.Bunu yapmamalıydı,yapmayacaktı...Kendisine engel olamayacağını düşündü.Doğru kararlar veremiyordu çünkü.Yataktan kalktı yavaşça ve hazırlanıp yatağın başına geldi yeniden.Cüzdanından çıkardığı bir miktar parayı komidinin üzerine koydu ve yalpalayarak resepsiyona yürüdü.İşini hallettikten sonra evine gitmek üzere yola çıktı.O anda araba kullanmasının bile yanlış olduğunu idrak edemiyordu.

Bütün bir geceyi uykusuz geçirmişti.Pişmanlığın verdiği o yakıcı rahatsızlık uyumasını engellemişti.Sabah olacaklardan korkuyordu.Daha önce hiç bu kadar rahatsız olduğunun anımsamıyordu.Fakat o istese de istemese de Ra karanlığı yenmiş ve gökyüzündeki yerine yerleşmişti.İsteksizce Ivy'yi almak için kızın evine gitti.Her zamanki gibi kapıdaydı.Arabaya bindiğinde arkasında akşamkine benzer bir koku da vardı.Kyle huzursuzca kıpırdadı yerinde.Ivy yolunda olmayan birşeyler olduğunu fark etmiş gibiydi.'Neyin var senin?'diye sordu.Kyle'sa yalnızca başını sallayarak olmazlandı.Okula vardıklarında Beccayla karşılaşmamak için dua ediyor ve hiç konuşmuyordu.Tam kantine gitmek için köşeyi dönmüşlerdi ki sarı saçları ve mavi gözleriyle Becca karşılarında duruyordu.Kyle'ın birşey söylemesine fırsat kalmadan bağırmaya başlamıştı.''Kendini ne zannediyorsun sen?Beni kullanıp atamazsın tamam mı!Buna asla izin vermem!Akşam benimle birlikte oldun şimdi de kız arkadaşınla geziyorsun!Bu gece kiminle yatacaksın!Seni a...''

''Senin istediğin de bu değil miydi zaten!S*ürtük!''

Kontrolden çıkmış kızın bağırışına cevap vermek istememişti aslında ama Ivy...Ivy'ye nasıl açıklayacaktı bunu?Orada olan herkes gibi o da olanların ayırdına varmıştı ve hızlı adımlarla geriye dönüyordu.Kyle beş paralık bir kız uğruna Ivy'den olduğuna inanamıyordu.Koşarak kızın arkasından ilerledi.Kalabalık Becca'nın çevresini sarmış olayları ballandıra ballandıra anlatışını dinliyordu.Fakat şu anda bununla ilgilenecek vakti yoktu.Ivy tam kapıdan çıkarken kolundan yakaladı onu.''Ivy bekle!''Ivy'nin gözleri öfkeyle kısılmış ve belki hüzünle belki de öfkeyle -neden olduğunu kestiremiyordu Kyle- yaşlanmıştı.Bağırırken sesi tizleşmişti ''Dokunma bana!Senin değiştiğini ummuştum ama sen hayatımda tanıdığım en iğrenç adamsın!''Kyle tam cevap verecekken göğüsüne aldığı yumruk darbesiyle nefesi kesilmiş ve Ivy'yi bırakmak zorunda kalmıştı.Yapabildiği tek şeyse duvarı hırsla yumruklamak olmuştu.

YENİDEN ŞİMDİKİ ZAMAN

Şimdi tam cesaretini topldığında tüm ayrıntılarıyla anımsadığı o gece vazgeçmesine neden olmuştu.Ivy onu affetmeyecekti,asla affetmeyecekti...Ya onsuz ne yapacaktı Kyle?Bir yıldır düzenli uykusu kalmamıştı.Geceleri uyuyamıyordu.Tüm sevdiklerini kendi hataları yüzünden kaybetmek zorunda mıydı?Büyükbabasının ölümünden de kendisini suçluyordu.Ivy'yi kaybetmekse işlediği en büyük suçun cezası olmuştu.

Daha fazla dayanamayacağını düşündü.Eğer biraz daha ondan uzak kalırsa Ivy mahrumiyetinden ölecek ya da kendisini öldürecekti.Aralarındaki bir kaç adımlık mesafeye rağmen onunla konuşamamak çok rahatsız ediciydi.Derin bir nefes alarak ayağa kalktı.KOnuşmasını hazırlamıştı.Ne söyleyeceğini biliyordu.Ya da en azından bildiğini umuyordu.Ivy'nin arkasında durdu.Kızın omzuna dokunmak için elini uzatmıştı ki vazgeçti.Bunu haketmiyordu.Boğazını temizledi ve Ivy'nin yanında durdu.''Ivy konuşmalıyız...''
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:37 pm tarafından Kybelle
Élodie Léa Olympe
Olympe Malikanesi

Uzun, karanlık fakat huzurlu bir boşluk..
Tenini okşayan yumuşak çarşafların kokusu, her derin nefeste..
Odaya sinsice süzülen ışık.. Sokak lambalarının..
Uykuya sıkıca sarılmış bir genç kız, kendi yalnızlığından kaçıp..
Tembelliğin verdiği hoş, sıcak his içini saran..
Yavru bir kediden farksız...

Anlamsız ve sinir bozucu bir melodi ona gözlerini açtıran..

‘Bu da nereden çıktı şimdi!?’ Biran tepki vermeden neler olduğunu anlamaya çalıştı.Gözleri açılmıştı fakat hala uyuyor gibiydi.Kafasına kadar çektiği beyaz örtüydü görebildiği tek şey. ”Telefon..” Tabi ya, telefon.

“Alo!” El yordamıyla komodinin üzerinde ararken yere düşürdüğü telefonunu sonunda açıp kulağına götürmeyi başarabilmişti.Cevap verene kadar sesinin ne kadar kötü çıktığının farkında bile değildi.

“Léa! Benim Ivy. Söyler misin nerelerdesin? Balo başlayalı yarım asır oluyor.Çok geç kaldın.”

“Hıı.. Ne..??” Bu da neydi böyle.. “Ivy..??” Ancak kendine gelebilmiş kafasını gömdüğü yastıktan kaldırmıştı. “Aslında geç kalmış sayılmam.. Gitmeyeceğin bir yere geç de kalmazsın, öyle değil mi?” Balo mu?? Hiç düşünmemişti bile gitme ihtimalini.

“Hey! Yoksa gelmemeyi falan mı düşünüyorsun. Eğer aklında böylesine saçma bir fikir varsa hemen atsan iyi olur. Hemen üzerine bir şeyler giyin ve yola koyul.” Tipik Ivy...

“Bak Eva..” Ona bir ara sıra böyle seslenmek hoşuna gidiyordu.Ne de olsa Ivy, Léa’ nin kendisine ikinci adıyla seslenmesine katlanabildiği ender insanlardan biriydi. Bu tür farklılıklar birbirleri için ne kadar özel olduklarını anlatıyordu. “.. Eva gerçekten... Pek günümde değilim.Uyumayı tercih ederim doğrusu.”

“Bu ne biçim bir bahane böyle.Sinirlenmeye başlıyorum Léa.Gerçekten saçmalıyorsun.Hemen kalkıp buraya gel tamam mı?Gerekirse pijamalarınla gel.Seni bekliyorum.Yarım saatin var unutma.” İnsanın karşısında Ivy olunca insanın boyun eğmekten başka çaresi olmuyor çoğu zaman, Léa’ nin bile.. İtiraz etmek için hazırdı ama telefonu kapatmıştı çoktan.Birkaç ‘Dııt dııt dııt dııııt..’ Sesinin ardından yorgun olsa da içten bir gülümseme yerleşmişti yüzüne.Üzerindeki örtüyü savurarak açarken mızmız çocuklar gibi hissediyordu kendini. Eskide kalmış günlerde... Sabah okula gitmek için annesinin uyandırmaya çalıştığı küçük bir kız çocuğu...

...

“Léa.. Léa, hadi geç kalacaksın..” Pauline’ in ince sesi biraz kızgınlık ifadesi ile karışarak küçük kızın odasını dolduruyordu.

“Anne.. Bu gün gitmesem olmaz mı sanki? Sadece bir güncük, ha?”

“Bir güncük mü? Léa, bu ilk günün...” Bu kez kızın yatağının kenarına oturmuş örtüyü üzerinden almıştı. Daha sonra sesi komik bir şekilde aniden yumuşayarak “Hadi tatlım, kahvaltı aşağıda seni bekliyor.Bak güzel kokular buraya kadar geldi.Bessie’ nin senin şerefine neler hazırladığını emimim görmek istersin.” Diyordu ve ayağa kalkarken usanmış bakışlarla dönerek ekledi “Baban seni okula bırakabileceğini de söyledi üstelik..”

...

“Babam..” Keşke burada olsaydı da baloya da bırakabilseydi Léa’ yi. “Seni bekliyorum.Yarım saatin var unutma.” Uff her neyse. Bazı anılar ne kadar güzel olsalar da hatırlamak insanın sinirlerini bozar.Yavaşça yatağından inerek yüzünü yıkamak üzere banyoya doğru ilerledi.

On dakika kadar sonra üzeride siyah kalın bir kemer ile belinin biraz daha üzeride oturtturulmuş, bordo bir elbise ile epey zarif gözükmekteydi. Dizlerine kadar uzanan elbisesi sade olmasına rağmen boynuna taktığı zümrüt yeşili kolye ve tabii küpeleri ile gayet şık duruyordu.Aynanın karşısındaydı Léa. Hafif fondöten üzerine açık renk allık... Gözlerinin üzerine kalın bir hat boyunca çekilmiş siyah kalem.. Ruj.. Başının tepesinde dağınık olarak topladığı saçlarını son kez düzelttikten sonra tamamen hazırdı.

Merdivenlerden hızlı adımlarla inerken bir yandan da küçücük el çantasının içine eşyalarını sığdırmaya çalışıyordu.çıkarken tek istediği kimseye rastlamamaktı. Ama işler hiçbir zaman istediğin gibi olmaz ya..

“Eğer istersen b-baban seni bırakabileceğini söyledi..” Pauline’ in sesi ne eskisi gibi anaç ne de sevgi dolu geliyordu Léa’ nin kulağına.Tam da kapıdan çıkmak üzereydi. Baban mı demişti?? ‘Kavga istiyorlarsa alırlar..’Pauline hala kızına soran gözlerle bakmaktaydı ki donuk bakışlarla karşılaştığında gözlerin kaçırmaktan başka çare bulamadı.Bu Léa’ nin epey hoşuna gidiyordu şüphesiz...

“Aslına bakarsan çok isterim..” Sesindeki ifadenin ciddiyetten çok alaycı bir ifade olduğunu Pauline sonradan anlayacaktı. Şaşırmıştı.. “Ama artık bırak kendisini sayenizde anısı bile bizimle olmadığına epey imkansız gözüküyor, değil mi?” ..ama Léa onu şaşırtmamak konusunda gayet istikrarlı devam etmişti. Ne yani, Adam’ı babası yerine koyup onunla baloya gideceğini düşünmüş müydü gerçekten?

“L..” Kendini çabuk toparlamışa benziyordu. “Sakın..” Genç kızın sabrı taşıyordu. “Elodie, biliyorsun ki artık..” ama annesi devam etmekte kararlıydı anlaşılan.

“Artık ne?? Hiçbir zaman anlamayacaksın. O porsuk suratı hiçbir zaman babam falan olmayacak.. Evet senin için tam anlamıyla tatmin edici bir koca gayet alabilir. Olmuş da gözüküyor üstelik. Seni pis..” Ne söylemek istediğinden emin değildi. “Yine neler oluyor burada..??” Z. Adam tüm heybeti ve çirkinliğiyle sahnede belirivermişti yine.

Léa içinden ‘Partiye hoş geldin.. Biz de tam seni bekliyorduk.’ diye geçirse de adamın suratına bile bakmadı. Hiçbir zaman bakmamıştı zaten. O yokmuş gibi davranarak onun sinirlenerek kendinden geçişini izlemeyi çok eğlenceli buluyordu.

“Her neyse.. Daha fazla seninle aynı evde kalmayı düşünmediğimden beni anlaman da gerekmiyor. Özlem duymayacağıma emin olabilirsin sevgili Pauline.. Çünkü artık özlemeye değer kimsem kalmadı burada..” Sesinin hafifçe titrediğini fark edince bir an duraksadı. Sonunda telefonunu da bir köşesine iliştirmeyi başardığı çantasını kapatırken dönüp kapıyı araladı. Hafif duygusal kıpırtıların ardından kendine gelmesi uzun sürmedi. “Sizinle sohbet etmek güzeldi ama geç kalıyorum, özür dilerim(!).”

“Çok geç kalma... O-olur mu?” Pauline’ in sesinde yılgın, endişeli ve savunmasız bir ifade vardı. Öyle ki Léa neredeyse ona acıyacaktı. Nerdeyse.. Belki kafasını çevirdiğinde onu Z.Adam’ ın kollarında bulmasaydı... Beceriksizce gülümseyerek “Geç mi? En iyisi hiç gelmemek... Sende bu sayede son model cici kocanla birlikte romantizmin doruklarına ulaşırsınız...”

Bahçe

‘*TAK...’ Kapı sesinin malikane içinde nasıl yankılandığını tahmin edebiliyordu.

Huzur.. Yıldızlar tüm parlaklığıyla tepesindeydi işte. Bu tür tartışmalar o kadar alışıldıktı ki artık hiç biri Léa’ nin sinirleri bozamıyordu. Yalnızca bir tiksinti ifadesi yüzünde.. Bir zamanlar anne dediği kadını bir başkasının kollarında olmasının verdiği... Kulağına gelen kendi topuk sesleri taş patikadan yükselen... Hızlı bir ritim tutturmuş... Ritme öyle dalmıştı ki Bessie’ nin bahçe kapısında onu beklediğini bile fark etmedi. “Küçük hanım..”

“Ah, Bessie..” Bessie’ nin ağlamaklı ifadesinin verdiği şaşkınlıkla aniden kadının elini sıkıca kavradı. “Bir sorun mu var??”
“Hiç gelmemek mi? Yani kaçmak öyle mi? Beni ve tüm anıları burada bırakıp..” Kadın, Léa’ nin beyninin ötesine geçen yaşlı bakışlarıyla dimdik gözlerinin içine bakıyordu şimdi. Léa ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Bessie.. O her üzgün olduğunda yanında değil miydi? Şimdi onu üzmüş olmanın verdiği pişmanlık duygusu ciğerlerine baskı yapıyordu. “Bessie, ben..”

“Léa..” Yutkundu, genç kızın tepkisini ölçmek istemişti anlaşılan. “Burası Olympe malikanesi... Odilon değil... Asla da olamaz zaten. Ve sen buradan gidecek son kişisin, Léa.. Neler hissettiğini tam olarak bilemesem de anlamaya çalışıyorum... Burada kalmak istememe sebebini, onlara olan nefretini.. Ama değer mi, Léa?? Tüm güzel anılarını ve Bay Rodolphe’ un sana bıraktığı bu koca evi terk etmeye değer mi? Burası senin evin, Léa. Hala aramızda olmasa da babanın sıcaklığını hissedebileceğin, yuva diyebileceğin tek yer..”

Tüm bu ‘Léa.. Léa..’ seslenişleri kenç kızın kafasında yankılanıyordu adeta... “Bessie..” Gücü ancak fısıldamaya yetecek kadardı. Ağlamıyordu.. Ağlamayacağına dair söz vermişti fakat gözlerinin dolmasına engel olamıyordu. “Babam... O-o burayı bana mı bıraktı??” Bessie başıyla onaylıyordu bu kez. “Ama Pauline o herifin malikaneyi satın aldığını söylememiş miydi?? Bu yasal olarak imkansız...”

“Tüm bunları döndüğünde konuşuruz olur mu? Geç kalmak istemezsin..” Göz yaşlarını elinin tersiyle kurulamış her zamanki sevecen gülümsemesini yüzüne yerleştirmeye çalışıyordu. “Döndüğünde.. Konuşuruz...” Léa’ nin hala tereddüt ettiğini gören yaşlı kadın ekledi. “Damien’ a arabayı hazırlamasını söylemiştim..”

‘B-bu korkunç bir şey.. Hatıraları örtmeye çalıştıkları yetmemiş gibi onun geri de bıraktıklarını da sahiplenmişlerdi çoktan... Bu herif çok önceden tahta oturmuş Pauline de buna göz yummuştu. Bu kadarı çok fazlaydı.’ Genç kız neye uğradığını şaşırmış düşüncelere öyle dalmıştı ki bir anlık dalgın ifadenin ardından cevap verebildi. “Sağ ol Bessie.. Ama yürümek iyi gelecektir eminim..” Arkasını dönüp ilerlerken ekledi. “Bu gece gelemezsem endişelenme... Anlatacaklarının dinlemeye değer olduğuna eminim ve onların benden çaldıklarının hesabını sormaya mutlaka geleceğim...”

Balo Salonu

Ivy yarım saatinin olduğunu söylemesine rağmen kırk beş dakika sonra ancak balo salonunun kapısında belirmişti. Buraya nasıl geldiğinin farkında bile değildi ama buraya kimsenin keyfini kaçırmaya da gelmemişti. Derin bir nefes aldı,kalabalık salonda arkadaşını ardı. Yorgun ifadesi hemen kaybolmuştu. Ne olursa olsun bir şekilde o ruh halinden sıyrılmakta üzerine yoktu. Zaten başka türlü nasıl dayanabilirdi orası meçhul...

‘Hah.. İşte Ivy orada..’ Kendini müziğe kaptırmış dans eden çiftlerin, içkileri ellerinde sohbete koyulmuş grupların arasından ilerlerken Ivy’ nin yanındakinin kim olduğunu çıkarmaya çalışıyordu bir yandan da. Tanıdık, epey tanıdık geliyordu. ‘Ama bu... Kyle??’ Ivy onunla ne konuşuyor olabilirdi ki? Yaşanan tüm olaylardan sonra... Léa oraya gidip suratının ortasına bir tane indirmemek için kendini zor tuttu. Uzaktaki ama onları görebileceği bir masaya doğru ilerledi. Ivy, onunla konuşmayı kabul ettiyse mutlaka bir bildiği olmalıydı. Bir içki söyleyerek sessizce oturup izlemeye koyuldu.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:37 pm tarafından Kybelle
Ice Rain Cresswell

LOVE AT FIRST SIGHT (OH, NOPE!! FIRST LOVE)

Bir yıl… Tam bir yıl önce bugün görmüştü onu. Tanımıştı. Hayatının en güzel gününün dünyaya gözlerini 18. kez açtığı gün – doğum günü – olması ne kadar şaşırtıcıydı. Ve hayatındaki en güzel ilklerden birini yaşaması ne büyük bir şanstı? Âşık olmuştu hayatında ilk kez. İlk görüşte… Onun derin anlam taşıyan, yüzüne gizemlilik katan masmavi gözleri beynine, hatta kalbine işlemişti.

Joakim… İnsan olamazdı bu muhteşem varlık. Mitolojiden fırlamış bir tanrı, aşk tanrısı olabileceği daha akla yakın gelmişti Ice’a o an. Eros’un ete kemiğe bürünmüş haliydi kuşkusuz o. Ice’a Joakim suretiyle gelmişti ve tüm ihtişamıyla parlıyor, Ice’ın gözlerini kamaştırıyor, nefesini kesiyordu. Güneş misali…

Uzattığı eli havada kalmıştı onun. Donmuştu Ice, kendisine gelmesi zaman alacaktı. Yine de sonunda elini uzatıp “I- Ice!” demişti güçlükle. Hoş, küçük bir tebessümle karşılık vermişti Joakim. Ice’ın elleri Joakim’in sıcak ellerinden uzaklaşırken atıyordu kalbi küt küt. Bir el onu sürüklerken bile kendine gelememişti. Hayalindeki Joakim’e odaklanmıştı önündeki pasta mumlarının titrek ışıkları ardından onun yüzünü görene kadar. Yüzüne küçük bir tebessüm yerleştirmişti Joakim’in gözlerinin içine bakarken ve “İyi ki doğdun Iceeee!!” tezahüratları eşliğinde mumları üflemişti. İçinden tek bir şey dilemişti: Onunla birlikte sonsuz bir aşk(!). Ve Ice hastalıklı bir aşka tutulmuştu. Hayatında ilk kez, ilk görüşte…

WHEN U’RE GONE/ WELCOME 2 MY LIFE (SUMAN/CHRISTIAN)

Bir süre sonra… İyi olan her şey köreltilmiş ve kötümserlik dünyasına hâkim olmuştu. Dünyanın geceleri onu korkutmaya gelen bir karabasan olduğunu keşfetmesi için çok beklemesi gerekmemişti. Hep korkmuştu zaten dolabın içinde saklanan “BOOGEYMAN” den. Ve bir kez daha o galip gelmiş, bu savaşı kazanmıştı. Karanlığı seviyordu yine de. Belki de korkmaktan, acı çekmekten zevk alıyordu. Aksi takdirde her ne pahasına olursa olsun tek bir insanla mutlu olabilmek için kendi kendisiyle eskrim yapma takıntısı da nerden gelecekti??

Utandırıcı bir hastalık haline gelmişti artık bu aşk. Tedbirsizlik, budalalık, saflık ve ahmaklık etmişti. Bu bozgunu hak etmişti tabiri caizse. Bir taş kadar mutsuzdu. Hayır, bir taştan daha mutsuzdu, zira kimse taşları terk etmez ve taşlar ölmezdi. Ama o terk edilmişti, değersiz bir eşya gibi fırlatılmıştı bir kenara. Ya ölüm?? Sürekli daha aşağılara iniyordu ve geri sıçramak için basacak bir zemin bulamıyordu. Denemiyor muydu ki? Kendisine söz veriyordu ayrıldıklarından beri her gün her gece!! Ama ertesi gün aynı rezalet yeniden başlıyordu. Repeat tuşuna basıldığında sürekli başa dönen CD gibi, çevrimsel olarak programlanmış olmalıydı. Bu durumda… Ölüme çok uzak olmasa gerekti. Belki de ağır bir depresyondaydı. İntihar?? Bir sonraki depresyonunuzda mutlaka deneyin, şiddetle tavsiye edilir!! Arghhh!! Ama neydi bu tepki, herkes böyle zamanlarda mutsuzluk sokağında kaybolmaz mıydı?

Sürekli değişen ufak tefek zevkler, renkler ve olaylardan oluşuyordu mutluluk. Ice değiştirmek istiyordu ki bir şeyleri, burada Xtian’ın yanındaydı. Yine de acıdan vazgeçemiyordu, Suman’ı sevmekten… Zira bu acıyı iliklerine kadar hissetmeliydi. Hissetmeliydi ki mutluluğu tekrar yakalayabilsin. Mutluluğun temeli mutsuzluktu. Acı stajı yapılmamışsa, mutluluk sağlam olmuyordu. Ama silkinip kendine gelmeliydi artık. Duygularıyla sürüklenmeden gururunu benimseyip acısını içinde tutmalı, iradesini kullanmalıydı. Bu hastalıklı ilişkiden, Sumandan kurtulmalıydı. Şanslı saymalıydı kendisini. Düştüğünde onu tutabilecek birine sahipti: Christian!

“Ice! Onu hala seviyorsun ve hiç unutmayacaksın değil mi? Seni seviyorum Ice. İlk gördüğüm günden beri hem de. Bana bir şans vermeni isterdim. Hem de o kadar isterdim ki uğruna kanımı akıtabilirdim.”

Nemli ve iri iri açılmış gözlerin eşlik ettiği hayal kırıklığıyla yorulmuş bir yüzle karşı karşıyaydı şimdi Ice. Kısır bir döngü çerçevesinde sürdürüyorlardı yaşamlarını. Ice’ın hayatı Suman’a, Xtian’ın ki ise Ice’a bağlıydı. Zincirden bir parça kopsa dünyanın sonu gelecekti sanki. Suçlu hissediyordu Ice kendini. Kurbanın ipini çekmeye hazır cellât misali, geriye doğru sayıyordu onun hayatını çekip almak için. Zaman yavaş yavaş akıyordu henüz. Ama ikisi de biliyordu günün birinde isteseler de istemeseler de o anın yaşanacağını. Dejavu, kısır döngü, her ikisi de… Daha önce bir yerlerde bir şekilde yaşanmış şeyler… Pek de yanlış sayılmazdı farklı olsa da roller… Değiştirmek çok mu zordu? “En azından dene!” buyruğu altında söze başladı Ice:

“İlk aşk… Çok fazla hatıra, unutulacak çok fazla şey var. Bütün bunları bir anda silmek bir işkence, eski güzel anıların yerine koyabilmek için yine bir sürü güzel anı yaşamam gerek.
Ve ben âşık olmak için çok fazla bıkkın, kayıtsız kalmak için de fazla duyarlıyım!”

Görünmez bir kabuğun içindeydi sanki. Dışarıya karşı çok güçlü görünüyordu, kendince de öyleydi (!) ama bazen bazı insanlar kırıveriyordu bu kabuğu ve içinde onun gerçek hali tüm savunmasızlığıyla ortaya çıkıveriyordu. Yalan! Hep savunmasızdı Ice, Suman karşısına çıktığı anda yıkmıştı tabularını, tüm duvarlarını, güvenmişti, savunmasız bırakmıştı kendini. Şimdi daha iyi anlıyordu; kabuğu ne denli kalın olursa olsun deniz zehirlenirse, istiridye yaşayamazdı. Yaşamda süreklilik ve güven, yalnız kişisel önlemlerle sağlanamazdı. İnanmıyordu Xtian’ın tek bir sözüne, inanmak istese de. Farklı bir yerde, farklı birinin kollarında aynı şeyleri duymak… Dejavu mu demişti??

“Aynı sözleri o da etti değil mi? O şeytana taş çıkartacak içtenlik kokan yalanları ile senin içini çürüttü değil mi?''

Şeytan… Aşk tanrısı Erosu’nun ölüm tanrısı Hades’e dönüşüm evrelerini kaçırmayan bir insan daha. Dolaylı yollardan da olsa Suman’ın canını yaktığı insanlardan biri daha… Ve çok çok fazlası… Bu durumda hangisi daha kötüydü; şeytan mı, Hades mi, Suman mı? Kuşkusuz…

“Eylül sonunda bir yaprak gibi hissediyorum kendimi. Gün ışığı kısa sürüyor. Yeşillik ve canlılıksa hiç yok. Bir dala takılıp kaldım, düşmem an meselesi. Yakınlardaki yapraklar birbiri ardına düştü, düşüyor. Onların düşüşünü seyrediyorum. Onlarda kendimi görüyorum.”

Ve Christian konuşmaya başladı: “Ben onun gibi değilim.” Bir kez daha sustu. Umutsuzluğu mu artmıştı? Huh! Onun gibi değildi. Hiç kimse onun gibi olamazdı. Eşi, benzeri bulunmayan yegâne varlık olarak kalmalıydı. Sonsuza kadar onun olmalıydı. Ice ise…

“Her an rüzgar çıkacak korkusuyla yaşamaktan bıktım. Beni alıp asıl yaşayacağım, gerçek hayata taşıyacak bir şeyler bekliyorum.”

Sıkıca sarıldı Xtian’a. Başarabilecek miydi, bilmiyordu. Düşünüyordu da; ne çok ağlamıştı. Çekinmeden (!)… Yanaklarından aşağıya yuvarlanan her damlanın birleşip oluşturduğu o küçük selin sıkıntılarını ondan uzaklaştırıp götüreceğine inanıyordu. İlk anlarda zor gelse de, bir süre sonra bir parça da olsa iyileştiğini hissedecekti. Zaman denilen şey kuşkusuz her şeyin ilacıydı. Sonunda silkinip bir şeyler yapmalıydı, zorundaydı ki yapmıştı. “Geçmiş geçmişte kaldı Ice. Eğer bu duygularla kalbini zehirlemeye devam edersen, şu anda sahip olduklarının tadına asla varamayacaksın.” diye mırıldandı kendi kendine. Öyle demişlerdi. Yüzünde alaycı bir tebessüm belirdi birden. Hiçbir şey dedikleri gibi olmamıştı nedense.

Geçmiş geçmişte kalmıştı. Tek bildiği gerçek buydu. Yaşanmış olan bütün anılar artık bütün özü ve güzelliğiyle gitmişti. Bir köşede durup eski benliğine baksa bile, ne olanları değiştirmek için müdahale edebilirdi ne de yaşadıklarından aynı tadı alabilirdi. En kuvvetli büyüler bile bu gerçeği yıkamazdı, tıpkı geçmişten bugüne gelen değerleri kimsenin yıkamadığı gibi. Bu acı gerçeği bildiği halde, bu kadar çaba harcamasının nedeni neydi? Tabuları bir kez daha yıkıp, mucizevî değişimi gerçekleştirebilecek miydi?

Hayır! Joakim’i Niayla el ele ve bu kadar yakın gördüğü ilk anda kaybetmişti kendini mutsuzluk sokağında bir kez daha. O sokaktan çıkmaya ramak kalmışken takılmıştı ayakları engellere ve sürüklenmişti gerisin geriye. Vücudunu derin bir ürperti sardı. Titriyor muydu? Bakışlarını Xtian’a yöneltti, özür diliyordu sessizce. her şeye rağmen maviliğini koruyan gözlerinde yalvaran, üzgün, buğulu, kindar, yenik, kaygılı, aldatılmış, masum, gururlu, küçümseyici bir bakış vardı. Birçok ıstırabı keşfediyordu bu bakış. “Üzgünüm!” dedi gözleri yaşlı. Ama hiç ses yoktu, sadece dudakları kıpırdamıştı. Kendini Christian’ın kollarından kurtardı. Yaşamış oldukları doyumsuzluk hissi uyandıran küçük ve sevimli rüyalar gibi girmeye başlamıştı aklına şimdi. Arghhh!! Başlangıçta sadece küçük bir kartopu olup, beyninde ufacık bir sesle, bir görüntüyle çığa dönüşen felaketlere benziyordu daha çok. Bir tören geçidi daha… Kaçmak istedi, çığın altında kalıp ölmekten korkuyordu. İstemsizce atıyordu adımlarını. Bir ayağını ötekinin önüne atmanın karmaşık bir eylem haline geldiği saat mi gelmişti? Görünüşe göre evet!! Fazla uzaklaşamamıştı. Hatırladı birden. Bir yıl… Tam bir yıl olmuştu onu tanıyalı. Ve bir yıl sonra tamamıyla çıkıyordu Suman hayatından, doğum gününde. Bugün onun doğum günüydü. O hala âşıktı. Bir kez daha Suman’a yenilmişti. Ve bir kez daha gülümsemesi dudaklarına yansıyamamış, eksik kalmış ve yine uzun, umut dolu yürüyüşleri, sonuçsuz ve utanç dolu taş duvarlara çarpmıştı.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:38 pm tarafından Kybelle
Christian Gavin Manheim

My end is soon. And you can be the next person

Bu da nesiydi öyle? Sıradanlığın ve sıradışılığın arasındaki sınırı çoktan aştığını sanıyordu şimdiye kadar. Oysa şimdi küçük bir kıvılcım ve küçük bir kız enge olamadığı olaylar zincirimşçesine büyüyor, büyüyor ve onu ezerek ona gerçek sınırı gösteriyordu. İşin kötüsü de şuydu ki o bu çizgiyi değil aşmak fersah fersah ötesinde bile kalmıştı. O herkes gibi biri kategorisine girmişti. Ve sağolsun bunun için Joakim'in varlığı, orda öylece durması, nefes alması bile yetmişti. İçten içe ona tersini kanıtlayabilmesi için şans verilmediğine öfkeleniyordu. Şans ölmüştü Ice'ın dudaklarında. O alev kızılı, bulutları kıskandıracak yumuşaklıkta dudaklardan dökülen sözcükler şansın karadeliği olmuşlardı. Bu düşünce içine öfkenin lavlarını daha da saçtı. Artık sakin sakin bekleyen düz taşlardan değildi içi. Balonun getirdiği neşe ile çimleneceğini sanmanın heyecanından geriye artık çorak bir topraktan başka birşey olmadığını anlamanın hüznü kalmıştı. O yeterli derinliğe sahip değildi. Ve hemen altında bitkilerinin yeşermesini engelleyen öldürücü lavlar vardı. Ve bu lavlar artık oluşan bir basınç yüzünden üzerinde çatlaklar açıyordu. Ve bu çatlaklardan öfke sızıyordu. Hem de onu rahatlıkla Joakim'i öldürmeye sevk edebilecek kadar büyük bir öfkeydi bu. Ama ya Ice? Ona karşı neden böyle bir düşünce oluşturamıydu? Oysa onu hiç kimsenin hatta Joakim'n kendisinin bile asla başaramayacağı şekilde bir tavırla, bir buseyle, bir esintiyle ezmişti. Onun tatlı bakışlarındaki acı, bir buldozere dönüşmüştü. Ve Christian da ruhunun sandığı gibi güçlü bir titanyum değil, bir hurda olduğunu görmüştü bu sayede. Kısacası, sevdiği ve ilk gördüğü andan arzuladığı tek kişi, bir şeytanın laneti yüzünden kıvranıyordu gözünün önünde ama o hiçbirşey yapamıyordu sevdiği kızın ruhunu kurtarabilmek için. Nasıl yapsındı bunu? Christian bir rahip ya da psikiyatrist değildi ki. ancak ve anca bir avukat olarak maddiyatı kurtarabilirdi. Ve maddiyat Ice'ın işine en azından şimdilik yaramazdı.

“Her an rüzgar çıkacak korkusuyla yaşamaktan bıktım. Beni alıp asıl yaşayacağım, gerçek hayata taşıyacak bir şeyler bekliyorum.”

Sözleri işte bu etkiye yol açmıştı. Ice, Christian'a resmen işe yaramazsın diyordu. Christian sadece öylesine bir meşguluyetti. Ice'ın hayata tutunma çabasının zayıf bir gölgesiydi. Ama sadece bir gölgeydi. Ve tüm gölgeler gibi ışık bitince artık bir hiç olacaktı. Ve şimdi o ışık çoktan sönmüştü. Onu hayata taşıyacak birine ihtiyacı vardı Ice'ın gerçekten ama bu kendisi değildi. Ona ne kadar istese de eski güzel anıların yerine koyacağı anıları veremezdi. Ice bunu kendisinden istemiyordu ki. Şu anda sarıldığı kişi Christian'dı ama. Ama aynı zamanda değildi. Kaskatı duruyordu olduğu yerde Christian. Ne ona sarılmak için ne de ondan kaçmak için en ufak bir harekette bulunmamıştı. Neden böyle bir umutsuzluğa düştün ki? Onun bu sözleri senden yardım istemek için söylemediği ne malum, dedi içindeki ses. Ancak Ice'ın yüzünde beliren acı bir alaycılık bu sese ağzının payını vermekte gecikmemişti. Oysa az daha gene umutlanıyordu Christian. Bir anlığına kasılan vücudu gevşemiş ve kolları Ice'ı sarmak için hareket etmişti. Ama tüm hareketleri daha tam başlamadan bitmişti. Biyolojide bir zamanlar öğrendiği ya hep ya hiç kuralı bu sefer işlevsiz kalmıştı. Başını haffiçe kaldırdı. Gözleri kısılmıştı hafiften. Sanki yorulmuş gibi görünüyordu. Bu yorgun görüntü onu olduğu yaştan büyük gibi göstermişti bir an. Ama bu çok sürmedi. Ice'a haksızlık etmek istemiyordu. Ona eziyet eden biri vardı zaten. Yüzünde şefkate benzer bir ifade oluşmuştu. Ice'ı affetmişti ani karar değişikliği ile. Onu ayağına batan diken olmak istemiyordu. Başını dayayıp avunacağı bir yastık vermeliydi ona en azından. Bunun üzerine direneyi bırakıp ellerinden birini onun beline koymuştu, diğer elini de saçlarının arasına, ensesini nazikçe tutmaya başladı. ''Aşkım seni çok seviyorum. Prensesim, keşke seni ıstarabının korkunç ejdarhasından kurtarabilecek şanslı prensin ben olabilsem. Keşke izin versen buna. Ama şundan emin olamıyorum. Belki de ben prensin değilim belki de prens bile değilim. Gene de denememe izin ver yalvarırım.'' diye fısıldadı kulağına eğilip Ice'ın.

Ancak beklediği gibi bir tepki görmemişti. İlk başta öyle sanmıştı ama... Ice'ın titreyen bedeninin sözlerinin etkisinden olduğunu sanmıştı ah ne aptallık. Ona avunacağı yastığı vermeye çalışırken gülünç duruma düşürmüştü kendini işte. Ice kollarının arasından kendini çektiğinde bir süre ona bakakalmıştı. Az önce çatlayan o çorak toprak artık tamamiyle kırılmıştı. Aşık olduğu kıza kendini tamamiyle adaması, kalbini çıkarması, içi kanasa da kendine acımadan o kalbi sevdiğine sunması sonu olmuştu işte. Kimseye duymadığı güveni Ice'a duymasının sonucuydu bu. Şu anda sadece donuk bir şekilde verdiği kalbin aşin bir şeilde tutulup gerisin geriye fırlatıldığını izliyordu ama diğer yanı, daha ortaya çıkmamış ve çıkmak için sabırla deliliği bekleyen yanı çığlıklar atıyor, kendini yırtıyor ve acı içinde kıvranarak can çakişiyordu sökülmüş kalbin kanlı boşluğunu sanki onu doldurmak ister gibi tutuyordu. Gözlerini ce'ın üstünden çekti ve boşluğa doğru çevirdi. Yer bakıyordu direk. Çünkü izlediği kişi yerde kıvranıyordu. Mavi gözleri gözyaşlarının ıslaklığı ie yeşil yeşil olmuş ve akları kanlanmıştı. O gözler ki solmuş morarmış yüzünde bir öfke ile o kalbi kendine acımadan sunan Christian'a bakıyordu. Ve titrtiyordu. Acı içinde can çekişiyordu. Beddualarını duyuyordu onun. Ve bu bedduaların hepsi kendineydi, hepsi yakıcıydı. Ancak yerde kıvranan aksine bakarken Xtian'ın yüzünde en ufak bir ifade bile yoktu. Gözleri kalbini parçalayan kanlı elleri aradı. Önce kendi ellerine baktı. Sonra başkalarının ellerine. Joakim'in elleri gözüne çarptı. Orada kan yoktu ama minik, zarif bir le vardı. Ve buna bağlantılı olarak... Yoksa Ice'da mıydı o kan? Gözleri sevdiği kızı aradı. Onu bulamamıştı. Vardı görülüyordu cismi ama aynı zamanda yoktu. Kendini kurtardığı gibi kollarından uzaklara gitmişti. Hem de çok uzaklara... Bir daha asla Xtian'ın yakınlarında olmayacaktı. ''Tercihin bu demek. Umarım bu seni taşımıştır gerçek hayata. Bense gidiyorum, seni aramaya çıkıyorum şimdi ıstırabın şehrinde. Sen oradasın henüz biliyorum. Değilsen adına sevinmektir avuntum.'' diye fısıldadı titreyen bir sesle kendi kendine. Sobahar yapraklarının hışırtısı bu sözleri mırıldanmıştı ona. Ve o da tekrar etmişti. Etrafına baktı. Sanki orada duran insanlar ona doğru geliyor ve arkasına saklanarak yok oluyordu. Ortam değişiyor, kişiler kayboluyordu. En son da renkler gidiyor geriye karalık kalıyordu ve tabi bir de yalnızlığa eşlik eden mehtap. İlginç bir oyundu bu. Bunun bir oyun olmadığının sadece yürüyüp gittiğinin farkına ancak kendini okulun bahçesinde bulunca anlamıştı.

Durduğu yerde gecenin karanlığında uçsuz bucaksız görünen bahçeye baktı. Hüznün adı olan gecenin bir eğlence saati olarak algılanmasını hiçbir zaman anlayamamıştı. Az ilerde ayın loş ışığıyla belli belirsiz görünen bir çardak spot ışığı vurmuş gibi aydınmıştı. Ice buraya sık sık gelirdi. Yanında Joakim olurdu. Christian ise deli gibi arzuladığı kıza uzaktan bakıp bir gün bu ilişkinin biteceğini ve Ice'ın onun olacağını arzu ederdi. Iceî kollarına alacaktı ve hasetten çatlayan Joakim'in gözleri önünde büyük bir arzu ile öpecekti. Biribirlerini keşfe çıkacaklardı bu öpücüklerde. Ama şimdi ne olmuştu? Evet ayrılık olmuştu. Ice kollarındaydı az önce. Ama ama yanlış giden neydi. Neden haset içinde kıvranan Joakim değil kendiydi? Ne yapmıştı ne günah işlemişti bu kadar zavallı olmak için. Çardağa doğru ölü adımlarla yürürken gözlerinde ıslak ışıltılar belirmişti. Ve o ışıltılar tıpkı az önce kollarında olan Ice'ın bedeni gibi titriyordu. Göz pınarlarından aşağıya düşüp yanaklarına yayılan ılık ıslaklığı hissetti. Yaşayan bir ölü gibi yavaş ve sarsak hareketlerle Ice'ın oturduğu tarafın tersi bir yana oturdu çardakta. ''Sana bir hikaye anlatacağım Ice'' dedi çatlamış bir sesle. ''Bunu cinayet klubündeki arkadaşlarıma anlatmıştım. Bir çöküşle ilgili. Neredeyse yarı yarıya gerçek olması çok ilginç.'' bir an durdu. Gecenin sessizliğinde sesi olduğunundan kat kat acı çıkıyordu. Bir korku hikayesi için iyi bir ses tonu değildi. O an yüzüne bir sırıtma yayıldı. Ağzından kuru bir kahkaha çıkmıştı. ''Buz, yağmur, anahtar kelime neydi? Kendini diğerleri gibi hayatın çılgınlığına kaptırmıştı bir adam. Bir partide eğleniyordu. Deli gibi. Hiç üzülmeyecek gibi. Ama bu lütuf Tanrılara bile nasip olmuş mudur ki ona olacak? Ve bir kız vardı. Gecenin çılgınlığının ta kendisiydi. Kaderdi o, umarıydı hastalığının. İlham perisiydi ve de... Dışarıda mehtap vardı. Soğuk ve acı vericiydi o kız gibi. Onun gibi aldatıcıydı. Biraz da sinsiydi. Derken içkisi bitti adamın. Kızın kulağına fısıldadı birazdan geleceğini. Döndüğünde heyecanla karlşılanacağın bekledi. Ama olmadı. Kız başkasının kollarındaydı. Onunla olduğundan daha mutluydu. Ve adam dayana...'' bir an durdu. Ellerini yüzüne kapatmış oturduğu yerde eğilmişti. ''Dayanamıyorum. Bitsin artık.'' diye fısıldadı. O ne yapmıştı bir içki almak için gitmişti sadece. Döndüğünde sevdiği kızın aslında başkasının olduğunu görmüştü. Aynı durumdaydı adamla. Duyduğu ani sesle olduğu yerde dikildi. Neydi o? Şaşkınlıkla etrafına bakıyordu. Ama bu bakınma çok sürmedi. Güçlü bir kolun boğazını kavradığını hissetti. Olduğu yerde çırpınmaya başladı kurtulmak için. Kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Eğlenen birine ait sıradan bir kıkırdama duydu. ''Bitecek tabi ki üzülme az kaldı.'' demişti bir erkek sesi. Tanıyor muydu sesin sahibini? Oksijensizlikten bayılmadan önce anlattığı öyküde adamın kızıp, partiyi terk etmesi ile beraber uğradığı saldırı gelmişti. Yoksa? Bilincini kaybetti.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:38 pm tarafından Kybelle
Nia Lanie Gaarder

Hasta bir çocuk muamelesi yapıyordu Suman’a. İçinde bir yerlerde sevgilisine karşı gerçekten büyük bir sevgi değil, sadece acıma ve bir annenin çocuğuna gösterdiği şefkatten başka hiçbir şey yoktu. Elbette bunlar zamanla nefrete de dönüşebilirdi ama bunu engelleyebilecek tek kişi Sumandı. Io’nun gerçek duygularının açığa çıkması ise uzun zaman alacak gibiydi. Oturduğu yerden derin bir nefes aldı. Bardağındaki şampanyadan bir yudum aldı ve tekrar Suman’a baktı. Onun yüzünün tüm hatlarını incelemek istiyordu. Yüzünü okumak istiyordu. Üzgün bir hali vardı çocuğun. Belki de Io’ya bu kadar zavallı göründüğü içindi. ‘Zavallı’, Suman hakkında zihninden geçen ilk şey olmuştu birden. Ardından da bunun üzerine biraz kafa yordu. Gerçekten Suman’la çıkan kızlar mı zavallıydı denildiği gibi? Hayır, asıl Suman hiç kimseye bağlanamadığı, hiç kimseye güvenemediği için zavallıydı, her ne kadar kimse bunu bilmese de… Peki ya ikisinin ilişkisi? Hangi taraf zavallı olacaktı? Ellerinde tuttuğu bardağı sıktı. Bunları düşünmek istemiyordu. Zaten yeteri kadar ıstırap çekmemiş miydi? Şimdi mutlu olmak onun da hakkıydı, en azından hakkı olduğunu düşünüyordu. “Nia… Ben… Üzgünüm.” Suman’ın oldukça kısık sesiyle toparlanarak ve o şefkat dolu gülümsemesini yeniden yüzüne kondurarak sevgilisine döndü. Gerçekten de üzgündü. Ama en önemlisi iyi görünmüyordu. Gülümsemesi hala suratında dururken gözleri kısıldı. Suman’dan hoşlanıyordu, hem de fazlasıyla. Onu büyük bir tutkuyla arzuluyordu fakat hayır, bu aşk değildi. Yine de ağzını açıp tek kelime etmeyecek, gelecekten söz edilirken sadece gülümsemekle yetinecekti. Aniden Suman’ın bardağı tutan elinin açılışını fark etti. Bardak hızla yere düşmüş, içindeki şampanyanın büyük bir kısmı yere düşmüştü. Elbette Io’nun elbisesi de birkaç damla nasibini almıştı ama elbisenin bir önemi yoktu. Çocuğun yüzüne giden iki elini tutarak yüzünden çekti ve hayatı boyunca Io’da görülen en tatlı gülümseme ile çocuğun gözlerinin derinliklerine baktı. Bu mavi gözler onu içine çekiyor, tutku denizinde boğuyordu sanki…
“Üzülme” diyebildi güçlükle ve devam etti “Senin elinde olan bir şey değildi. Balodan sonra yatakhaneye gidip güzel bir uyku çekersin. Hatta istersen hemen şimdi de gidebiliriz. Hem bakarsın senin için sıcak bir çorba da hazırlayabilirim, hoş çorba yapmayı bilmiyorum ama Kacey kesin biliyordur. Şen bir kahkaha attı. İşte o anı zehirleyecek olan yılan da tam o esnada çıktı ortaya… Yeni profesör büyük bir hışımla yanlarına gelmiş, zaten hasta olan sevgilisinin yakasından tutarak duvara yapıştırmıştı. Neyse ki Io oldukça soğukkanlı davranmaya çalışarak çığlık atmamıştı.

Neden olduğunu tam olarak bilmese de profesörün Suman’a sıkı bir yumruk attığını görebilmişti. Adam – o andan itibaren Io’nun onun hakkındaki tüm düşünceleri değişmişti- geldiği gibi büyük bir hışımla geri giderken Io panikle Suman’ın yanında bitivermişti fakat sevgilisi kendisini bile göremeden olduğu yerden kalkarak lavaboda almıştı. Arkasından seslenmek istedi, derin bir soluk aldı fakat vazgeçti. Aldığı soluğu yavaş yavaş geri verirken Suman’ın arkasından kısık gözlerle ve hafif yaşlı gözlerle bakıyordu. Oturduğu yere geri döndüğünde Suman’a karşı içinde acıma, merhamet, şefkat gibi duyguların hepsi vardı. Sadece bir duygu eksikti; sevgi… Elinde ki şampanya bardağını ne yaptığını hatırlamaya çalıştı durduk yere… Büyük ihtimalle o panikle bir yerlere fırlatmıştı. Ardından tekrar düşüncelerini Suman’a yoğunlaştırdı. Gece uzundu; savrulmalarına, sarsılmalarına, sevmelerine, nefret etmelerine, pişman olmalarına, baştan başlamalarına, korkmalarına, huzur bulmalarına, tükenmelerine, dirilmelerine yetecek kadar uzun. Fakat henüz o gece adını koyamadıkları bir şey için, aşk için, gece ne kadar da kısaydı…

Gözleri lavabonun olduğu yerde Suman’ın çıkmasını bekliyordu. Uzun zamandır oradaydı ve Io artık endişelenmeye başlamıştı. Lavabodan çıkan bir başkasına sormaya karar verdiyse de vazgeçti. Zaten Suman’da kendinden emin bir şekilde sonunda çıkmıştı. Io, Suman’ı görür görmez gözyaşlarını eliyle kuruladı. Ayağa kalktı ve ona doğru koşar adımlarla yürüdü. Sevgilisine sarılmak, onun kokusunu içine çekmek ama en önemlisi onu sevmeye çalışmak istiyordu. Fakat sonra durdu, neden durduğunu kendisi de bilmiyordu. Belki de Suman’ın kendinden emin duruşunu, kibirli gülümsemesini izlemek istiyordu. Belki de onun da kendisi kadar içinin içini yiyip yemediğini merak ediyordu. Çocuk en sonunda gelmiş ve Io’nun tam önünde durmuştu. “Az önce kendimde değildim.” Suman’ın kulağına eğilip fısıldadığı bu sözler nedense Io’nun içini rahatlatmamıştı. “Ama şimdi düzeldim, iyiyim. Sorun her ne ise çözüldü.” Suman’ın sesi tok ve duygusuzdu. Io’nun da buna rağmen duyguları değişmemişti ama sesini çıkartmadı. Duyguları değişmemişti sadece gerçek duyguları açığa çıkmıştı. Peki, Suman’ın duyguları? Io’yu gerçekten seviyor muydu mesela? Ya da kız hakkında olumlu düşündüğü ufacık bir konu var mıydı? “Nia iyisin değil mi? Umarım korkmamışsındır. Şu az önceki saldırı yüzünden yani.” ‘Korku mu?’ diye düşündü Suman’ın elleri nazikçe yanağına giderken. Hayır, bütün duyguları yaşamıştı içinde ama ufacık bir korku duymamıştı. Belki endişe… “Birazcık.” Dedi yine de… Neden yalan söylediğini bilmiyordu, korkmadığını söylerse Suman’ın kızacağını düşünmüştü belki de. Kim bilir belki de gerçekten korkmuştu. Dudaklarında sıcak bir ıslaklığın yayıldığını hissetti. Suman’ın öpücüğü tüm bedenini ateşe vermişçesine kavurmuştu. Sürdürmek istediyse de bunu başaramadı. “Bu balo gördüğünün aksine hayatımda geçirdiğim en güzel balo. Çünkü seni buldum. Hiçbir şey bunun keyfini bozamaz” “Benim de.” Dedi tatlı bir ses tonuyla. İçinde hala ona sarılma dürtüsü vardı. Ardından Suman’ın bakışlarının başka bir yöne, bir farklılığa kaydığını izledi kaşlarını hafifçe kaldırarak. Renee’ye baktığını sanıyordu fakat biraz fazla bakmıştı. Hafifçe boğazını temizleyerek dikkati tekrar üzerinde toplamaya çalıştıysa da Suman onu duymamıştı ya da duymazlıktan gelmişti. Bakışlarını ister istemez sevgilisinin baktığı yöne çevirdiğinde az önce şaşkınlıkla kalkan kaşları şimdi öfkeyle çatılmıştı. Kaşlarıyla paralel olarak dudakları da bükülmüştü. Ice… Suman’a biraz daha yaklaştı ve elleri, onun ellerini kavradı. Şimdi sıkı sıkı elini tutuyordu Suman’ın ama yine de sevgilisine kızmıştı. Terbiye süresinden fazla bakmıştı Bu Io’nun sinirlerini bozmuştu. Ağzını açıp tek kelime etmemesinden ve kesinlikle Suman’a bakmamasından bu gayet net bir şekilde belli oluyordu. Kıskançlık, insanın bedeninden çok ruhuna zarar veren o zehirli akrep… Şimdi de Io’nun ruhunun derinliklerinde, zavallı kızcağızın kalbine sapladığı kuşku hançeri ile varlığını belli etmişti. Suman hala onu seviyor olabilir miydi? Acaba?
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:39 pm tarafından Kybelle
son
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:40 pm tarafından Kybelle
Tüm Ölülerin Derileri Aynı (Yellowstone Irmağı)

Vera Darcey Maguire

Gazap Perisi; Daimi Öfkeyi, Kini Temsil Eder ve Günahkârları Cezalandırır…

Ben sevdiklerimi aniden kaybetmedim hiç. Bir gün gitmeye karar verenlerin gideceklerini her zaman sezmiştim, sezmiştim ve beklemiştim. Birilerinin öleceğini de, öncesinde uzun bir hastalık devresi geçirdikleri için tahmin edebilmiş ve yokluklarına hazırlanacak vakti bulabilmiştim… İnsanlar hayatımdan nasıl giderse gitsinler, artık bir daha onları göremeyeceğime, seslerini bir daha duyamayacağıma, gülümsemelerinin hep bir fotoğrafta saklı kalacağına inandırmıştım kendimi. Şanslıyım belki, hayat beni hep hazırladı birilerinin kaybolup gideceğine daha onlar yanımdayken…

Belki de bu yüzden en çok da bu konuda şansımın dönmesinden korkarım. Evet, bencilce bir şey bu biliyorum, önceden hazırlık yapabilecek zaman için tanrıya dilenmek ama elimde değil. Herkes kadar, hatta belki de herkesten daha fazla zaafım var benim ve üzerinde düşündüğüm her defasında zaaflarımın arasında en çok da bundan korkuyorum.

Biri bana sezdirmeden çekip gidecek; biri hastalanmadan önce ölecek, öylece, bir anda, ben daha ne olduğunu anlamadan.

Kaybettiğim kişi, ‘ölerek terk ettiyse beni’ ilahi bir güce bağlayıp katlanabilir miyim yoksunluğuma bilemiyorum. En azından yanımda kaybımı bilen birilerin olduğunu düşünerek bir nebze de olsa teselli bulabileceğimi biliyorum yalnızca…

Ama o, hayattaysa, hala bir yerlerde nefes almaya devam ediyorsa ve bundan hemen önce beni bir anda bırakıp gidiverdiyse hayatın önüme koyduğu o bitmek tükenmek bilmeyen basamaklardan bir sonrakine nasıl katlanabileceğim hakkında hiçbir fikrim yok. Çünkü bunu anlatmayacağımdan, bu acıyı çekerken yanımda bir yandaş aramayacağımdan ve içime kapanacağımdan eminim ben.

Vera da tanıdığı herkesi ve her şeyini, hayatta oldukları halde kaybeden bir genç kızdı.
Vera’nın hayatı, Darcey’in tabiriyle ‘doğumundan çok önce başlamıştı’.

Sevdiği sayılı kişiler vardı, kuzeni Chris ve ağabeyi Jared. Peki, diğerleri… Diğerlerinin bir önemi yoktu Vera için. Dediğim gibi, diğerlerini kaybetmişti. Hepsi de lanet olasıcası insan müsveddeleriydi, kendilerini tanrı sanan ve tanrıcılık oynamaya kaptıran zavallılar… Hele ki amcası Marcus… Cezalandırılmalıydılar, gazap perisi tarafından. Elbet amcasına asla bunu yapmayacaktı, biliyordu böyle bir şeyin Chris’i üzebileceğini… Hem zaten tekerlekli sandalyeye mahkûm olması amcasına yeterli bir cezaydı. Jared sayesinde, içindeki gazap perisi çıkmıştı ortaya ve ilk cezasını vermişti aylar önce… Xtian, tatlı, sevimli Xtian… Yazık mı olmuştu? Hayır, asla! İçinde ufacık bir acıma duygusu, vicdan azabı oluşmamıştı. İlk deneyimi birçok şey de öğretmişti genç kıza. Mesela bir daha hiçbir kurbanına veda öpücüğü vermemeliydi. Eğer çok ama çok sevgili kuzeni Chris adli tıpta çalışmasaydı ve öldürülen Chris’in üzerinden çıkan Vera’nın DNA’sını yok etmeseydi, tanrı bilir çoktan enselenmiş olurlardı. Kuzeni çok kızmıştı ölü bir adamın üzerinden ona ait kalıntılar çıkmasına. Geçerli bir açıklama istemişti Vera’dan. Ah! Neyse ki yalan söylemeyi pek beceremeyen Vera’nın yerini tam zamanında kızıl şeytan Darcey alarak ona ufak bir kaçamak yaptığını söylemişti. Ona tam olarak ”Üzgünüm Chris, çok üzgünüm… Ben… Kendimden nefret ediyorum… Lütfen, kimseye söyleme… Hiçbir şey olmadı… Masum bir öpücüktü… Kimse öğrenmesin, ne olur! demişti yanlış hatırlamıyorsa. Sonrası sahte gözyaşlarına bırakmıştı yerini. Chris ise bu sevimli, üzgün, her zaman küçük bir kız çocuğuymuş gibi sakınmasız olan kuzenine kanmış ve ağlaması için omzunu açmıştı. Vera, Chris’e yalan söylediği için ölesiye bir üzüntü duysa da buna mecbur olduklarını hatırlatmıştı Darcey.

Argghh! Şu Darcey, tam bir sürtüktü. Evet, tam anlamıyla sürtüğün tekiydi. Tamam, alışmıştı onun varlığına, içten içe seviyordu onu ve onun kendisine bahşettiği şeyi, ölümü kontrol edebilme yetisini… Ama aynı zamanda ondan o kadar çok nefret ediyordu ki… Vera ne kadar masumsa, Darcey o kadar günahkârdı; Vera asla yalan söyleyemezken Darcey en büyük yalanları bile soğukkanlılıkla söyleyebilirdi; Vera temizken, arınmışken Darcey kirliydi… Darcey’in ortaya çıkışından kimseye bahsetmemiş, bahsedememişti. Aslında ağabeyi Jared’e açmaya çalışmıştı bu konuyu ama başaramamış, nereden gireceğini bilememişti, başaramamıştı. Kim başarabilirdi ki? Kim ”Ah, ağabey, ben kişilik bölünmesi yaşıyorum. Yeni bir kişiliğim ortaya çıktı ve sana cinayetlerde yardım eden kişi aslında o kişiliğim.” diyebilirdi. Veyahut bunun gibi bir şeyler. İlginçtir, Vera bir kişilik bölünmesi yaşadığının bilincindeydi. Bu, bir ruh hastası olduğunu da kabul ettiği anlamındaydı ki bunu zaten en başından biliyordu. Bunu bildiği için Jared’e yardımcı oluyordu ya… Bunu bildiği ve kendisini bir gazap perisi sandığı için…
Darcey… Ondan nefret ediyordu. Yaptıklarından dolayı ve yapmadıklarından…
Darcey… Onu seviyordu. Yaptıklarını ve yapmadıklarını…
Aslında Darcey, Vera’nın bir yansımasıydı. Vera’nın yapmak isteyip de yapamadıklarını yapıyordu. Yalnız kalmasına engel oluyordu. Kendi iç benliğini bulmasında yardımcı oluyordu. Darcey’le konuşabiliyordu Vera, en gizli sırlarını anlatabiliyordu. Hoş, zaten anlatmasa bile her şeyini biliyordu Darcey. Aynanın karşısına geçip uzun uzun aynadaki yansımasıyla sohbet ettiği bile oluyordu. Dışarıdan bakılınca kendi kendine konuşulduğu sanılıyordu ama aslında Darcey ile konuşuyordu. Darcey… Yalnızlığını paylaşan, isteklerini yerine getiren bir dost… Aynı zamanda yavaşça içindeki canavarı dışarıya çıkaran bir düşman… Asla kurtulamayacağı bir ‘şey’ en önemlisi de…

Ölüm Burada, Elimin Yakınında…

Lanet olasıcası bir adam için katlandığı şeye bir bakın! Adı da bir garipti zaten, Seamus muydu, Searlus muydu? Her neyse… Sıradaki kurban oydu işte. Jared, Salı günü, kulüp üyelerinin toplantısı olduğu gece malikâneye gidip saklanmış ve kimin ne hikâyesi anlattığını dinlemişti. Ardından da geri dönmüş ve olan biteni Vera’ya anlatmıştı. Olan biten tam olarak şuydu; hikâyeyi yeni gelen çocuk anlatmıştı. Şu kızıl saçlı belanın, Jamie’nin kuzeni, değişim öğrencisi olan… Ağabeyinin anlattığına göre, budala çocuk hikâyeyi, İngilizcesi iyi olmadığından dolayı doğru düzgün anlatamamıştı ama anlaşılan kısımlarda baltalı bir kaçık geçiyordu. Ormanda işlenen bir cinayet ve faili baltalı bir kaçık… Anlatım kötü olabilirdi belki ama uygulamaya geçince muhteşem olacaktı. Jared ve Vera, kaçık katil rolünü sevmişlerdi. Hele ki Darcey… Şanslarının da yardımıyla bu hafta sonu yapılacak kampta uygulayabilirlerdi planlarını. Ama dün gece garip bir şey olmuştu. Ağabeyini biri aramış ve bunun üzerine Jared da apar topar çıkıp gitmişti. Giderken tek söylediği şey ise endişelenme olmuştu. Ve dün geceden şimdiye hiçbir haber alamamıştı ağabeyinden. Endişelenmişti, korkmuştu fakat yine Darcey onu sakinleştirmeyi ve tek de olsa cinayeti işlemeye getirmeyi başarmıştı. ”Sakin ol Vera. Önemli bir işi çıkmış olmalı. Belki de seni denemek için gitti ve hala dönmedi. Senin tek başına bu işi becerip beceremeyeceğini denemek istiyordur. Şimdi korkaklık edip gitmezsen kampa, seni bir daha asla bu işe karıştırmaz. Kana olan susuzluğumuzu arttırır bu. Ayrıcı bir Gazap Perisi olmanı engeller. Bunu istemezsin değil mi? Jared ne demişti? Tüm aletler garajda hazır, balta da orada olmalı…” Yola çıkmadan son kez onunla zihninde bu konuşmayı yapmıştı. Aslında daha çok Darcey konuşmuştu, Vera susmuş ve dinlemişti. Söyleyecek bir şeyi yoktu ki…

Arabayla gitmeyecekti, tehlikeliydi. Bu havada yapacağı herhangi bir kaza, her şeyi suya düşürebilirdi. –Pekiyi araba kullanamaz ne Vera ne de Darcey- Bu yüzden yürüyecekti, uzun sürecekti belki bu yolculuk, hatta yorucu ama mecburdu buna. Kalın, siyah montunu giymiş, çizmelerini ayağına geçirmiş ve ihtiyacı olan şeyleri koyduğu çantayı alıp çıkmıştı yola. Ağabeyi baltayı, büyük bir çantaya yerleştirmişti. Elle taşınan, bavul şeklinde bir çantaya… Sabaha doğru, günün erken saatlerinde çıktı yola, oraya herkesten önce varmalıydı. Kamp yapacakları yeri öğrenmişti, okuldaki panoya asılan duyurudan. Herkes davetliydi ama genelde havalı takımı gittiği için pek sevmezdi bu kampları Vera. Ama şimdi gidiyordu, farklı bir amaç uğruna… Kampın olacağı yere vardığında nefes nefese kalmıştı ve küfürler savuruyordu. Arkasına bakınıyordu arada da, kar üzerinde ayak izlerinin kalmasını istemiyordu. Neyse ki hava ondan yanaydı, hafif hafif atıştıran kar örtüyordu izleri. Ardından saklanmak için iyi bir yer aramaya koyuldu. Fakat gel gör ki hiçbir yer uygun değildi. Kampa gelecek olanların, ufak bir kaçamak ya da gezi için her yere gidebileceğini biliyordu ve bu da onun görünmesi demekti. Bunun yerine kampın kurulacağı yeri ve diğer bütün yerleri rahatlıkla gören bir ağaç kestirdi gözüne. Ağaca tırmanabilirdi değil mi? Ağacın dibine geldiğinde başını kaldırarak şöyle bir baktı ağaca ve kendi kendine konuşurcasına söylendi –artık kendi kendine konuşmadığını öğrendiniz değil mi?- ”Fazla yüksek değil ama kar yağıyor. Tırmanamam, asla yapamam, imkânsız…” Cevap gecikmedi. ”İmkânsız diye bir şey yoktur Vera! Yapabilirsin, tırmanabilirdin… Karı düşman değil, yandaş olarak görmelisin. İzlerini örtecek, seni gizleyecek bir yandaş… O zaman kar sana yardımcı olur…”
Sonuç olarak eşyaları ağacın dibindeki çalılıklara sakladı, el fenerini ağzına aldı ve güç bela, ufak dallara tutunarak çıktı. Elbet bunu yaparken birkaç defa eli veya ayağı kayarak da düştü ama bunlar onu durduramadı. Ağacın bir sürü dalı olması lehineydi. Sağlam olduğunu sandığı dallardan birine otururken –elbet oturur oturmaz kalçasının donduğunu hissetti, pantolonu muhtemelen ıslanmıştı- yorgunluktan öleceğini düşünüyordu. Bacaklarından birini bir taraftan diğerini de öteki taraftan sarkıtarak oturduğu dalı bacak arasına getirmeyi başardı. Böylelikle daha sağlam oturabilirdi. Sırada beklemek vardı…

Yaklaşık yarım saat sonra ilk araba sesini duydu Vera ve kısa bir süreliğine dinlendirmek için kapattığı gözlerini açtı aniden. Soğuğa alışmıştı. Bedeni değil sadece, ruhu da alışmıştı soğukluğa. Tıpkı Darcey’in dediği gibi… ”Bir zaman sonra alışacaksın dondurucu soğuğa… Alışana kadar üşüyeceksin ama… Alıştığında haz alacaksın yalnızlığından… Ve anlayacaksın yarattığın dünyanın zaten yalan olduğunu… Kendine zarar verdikçe büyüyeceksin… Çoğalacaksın… Kendi dünyana sığmayacak, diğerlerine sataşacaksın… Canının yandığını kendinden bile saklayacaksın. Yalnız olduğuna kendini tamamen inandıracaksın. Öyle bir yalan dünya kuracaksın ki kendine, kendinden inanacaksın vakti gelince. Zaten yalansa her şey kendi yalanımı kendim yaratırım diyeceksin ve başlayacaksın yalancı oyuncaklarla süslenmiş ‘yalan’ senaryona…” Yüzünde ilginç bir ifade belirdi. Gözleri kısıldı, dudakları büzüştü. İlk gelen kişinin etkisi büyüktü bunda; oda arkadaşı Renee… Oda arkadaşı olduklarına bakmayın siz, Vera bu kızdan öyle çok nefret ediyordu ki… Elbette bunun tek nedeni Piero idi. Bir profesör olmasına karşın ona içten içe beslediği duyguları Darcey’in dışında kimse bilmiyordu. Ders anlatışını, konuşuşunu, yaptığı her şeyi öylesine beğeniyordu ki Vera… Fakat Renee ile olan yakınlaşmaları gözünden kaçmamıştı. O kendini bilmez kız bir eline geçse… Kendisi Piero ile doğru düzgün konuşamazken Renee’nin onunla bu kadar yakınlaşması sinirine dokunuyor, bir engel olarak görüyordu.

Ardından Renee’nin sevgilisi geldi. Bu çocuk polis değil miydi? ”Lanet olsun! Polisin burada ne işi var?! Asla beceremeyiz o buradayken!” diye bir çığlık koptu zihninin derinliklerinde. Gözleri irileşti ve kalbi daha hızlı atmaya başladı. ”Endişelenme, her şey yolunda gidecek. Göreceksin. Polislerin yolumuza çıkmasına izin vereceğimi mi sanıyorsun? Sadece uygun zamanı bekle. Bir yerden sonra dizginleri elime alacağım zaten.” Şu dizginleri ele almaktan bahsederken sesine alaycı bir tonlama getirmişti. Sakinleşmeye çalıştı. Nasıl oluyordu bilmiyordu fakat Darcey daima Vera’yı sakinleştirmeyi başarıyordu. Sonra diğerleri gelmeye başladı. Zümrütler, amigolar, kulüp üyeleri… Gelenler arasında en çok ilgilendiği iki kişi vardı; Searlus ve Ice… Ice ile o kadar ilgilenmiyordu aslında, sadece baloda ona yaptıklarından sonra… Garipti doğrusu, kendisini nasıl olmuştu da toparlayabilmişti?! Ve Searlus… Tatlı çocuktu doğrusu, garip bir havası vardı gerçi. Fazla ağırbaşlıydı sanki. Eh, yeni gelen birine göre iyiydi yine, birkaç arkadaş edinmişti, en azından. Vera’nın ise gerçek anlamda hiç arkadaşı olmamıştı. Herkes geldiğinde kalabalığa baktı. Şişe çevirmece oynamak için daire oluşturan topluluk ve diğer kendi halindekiler… Hiçbirini sevmiyordu aslında. Zümrütler; amigolardan bir farkları yoktu özlerinde. Ne onlardan daha dost canlısıydılar ne de herkese iyi davranıyorlardı. Vera’yı dışlamamışlar mıydı? Amigolar; onlar hakkında yorum yapmaya bile gerek yok zaten… Kulüp üyeleri; onlardan nefret etmeseydi öldürmezdi değil mi? Sonra diğerleri… Basketçi çocuklar… Yakışıklıydılar ama bir türlü doğru düzgün konuşamamıştı Vera onlarla. İki kelimeyi bir araya getirip düzgün bir cümle kuramamıştı ki… Sonra Darcey’in sözlerinin devamı geldi aklına. ”…Kanın siyah akacak. Öyle inanmak isteyeceksin ve öyle göreceksin. Gözyaşın siyah olacak. Gülüşün siyah… Düşündükleri kadar kirliysen öyle olmalı. Kapkara, simsiyah olmalısın. Günahtan kömürleşmiş bir maske takacaksın masum suratına. Diğer
maskelilere inat seninki güzelliğini örtecek. Bu kadar safken sevilmediysen istedikleri
şeytan olmalı diye düşüneceksin ve etrafında bir ateş çemberiyle gezeceksin. Ama yalan insanların yalan dünyasından ‘yalan’ bir parça olmak hiçbir zaman mutlu etmeyecek seni gerçek anlamda… Hep lanet edeceksin çocukluğunu elinden alanlara…
Babana… Ağabeyine… Amcana… Kuzenine… Kendine… Lanet ederek uyuyup lanet ederek uyanacaksın… Ama alışacaksın bu lanet dünyanın lanet insanlarının ‘lanet adaletine’…”
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:40 pm tarafından Kybelle
devamı

Derin bir nefes aldı ve beklemeye başladı. Uygun zamanı bekliyordu, saldırmak için en uygun zamanı… Zaten Searlus kuzeninin yanından ayrılmıyordu hiç. Onun gruptan ayrılmasını bekliyordu, yalnız kalmasını… Gerekirse sabaha kadar da bekleyecekti. Elbet, er ya da geç tek başına kalacaktı. İşemeye gittiğinde, odun toplamaya gittiğinde… Bu bekleme süreci içerisinde oldukça garip şeyler de olmuştu. Mesela Joakim ve Renee’nin tartışmasının tek tanığı olmayı başarmıştı. Aslında tartışma değildi bu, daha ilginç ve belki korkunç bir şeydi. Başta onların sakladığı eşyalarını bulacaklarını düşünmüş ve korkmuştu. Fakat bu karanlıkta göremeyeceklerini ve sakladığı yerin de akıllara gelmeyecek bir yer olduğunu düşününce rahatlamıştı. Ardından onları dinlemeye koyulmuştu, oturduğu yerde biraz doğrularak. Nefes bile almıyordu onları daha iyi duyabilmek için. Başta iyiydi, güzeldi fakat sonra Joakim Renee’yi öpmeye başlamıştı. Bunda elbet bir şey yoktu, bir kardeşin sevgisiyle öpüyordu onu, Jared de öpmez miydi Vera’yı?! Fakat sonra işte, o öpücüklerden birisi Renee’nin dudağına geldiğinde dehşete düştü. Yanlışlıkla olmuş olmalıydı, kesinlikle yanlışlıkla. Yine de az önce Ice’ın haykırdığı sözler aklına geldikçe… Yanlışlıklaydı, çıkarmalıydı aklındaki kötü düşünceleri. Bu garip dehşet içerisinde –garipti çünkü gördükleri onu hem sevindirmiş hem de ürkütmüştü. Sevindirmişti çünkü baş düşmanı Renee ile ilgili gizli bir şey görmüştü- tekrar arkasına yaslandı. Bacak arasına denk geldiği için oturduğu dal fazlasıyla rahatsız edici olmaya başlamıştı. Bunun üzerine iki eliyle daldan destek alarak hafifçe kaldırdı bedenini. Fakat ıslak ve karlı olan dalın kayganlığı ve soğukluğu nedeniyle kendi kendine taşıyamadı ve sertçe dala geri oturdu. Eğer bir erkek olsaydı ne denli acı çekebileceğini bildiğinden, çektiği küçük acıyı göz ardı etti. Zaten şu anda çıkan çıtırtı sesi aklını daha çok meşgul etmeliydi. Nefesini tuttu ve beklemeye başladı. Duyulmuş muydu acaba? Hiç kıpırdamadan durdu ve sadece göz ucuyla, Joakim’e doğru baktı. Sesi duymuştu anladığı kadarıyla fakat etrafına saf saf bakınmasından nereden geldiğini anlamadığı belliydi. Zaten daha sonra koşarak uzaklaşmıştı. Renee, yapayalnız kalmıştı ormanın ortasında, yazık. İçinden bir ses in ve onu gebert diyordu ama bunu yapamazdı. Sonra Başını kamptan tarafa çevirdiğinde birçok şey kaçırdığını gördü. Searlus, ıslaktı. Ice ise Karl’ın eşliğinde bir çadıra sokulmuştu. ”Neler oluyor?” diye söylendi zihninde. Cevap gelmedi.

Tüm bunlar olup biterken beklediği an geldi. Searlus David’in arkasından odun toplamaya gidiyordu. Harika… Kıyafetleri ıslaktı fakat. Yanına aldığı çantaya baktı, üzerini değiştirecekti muhtemelen. Gittikleri istikamet Vera’nın bulunduğu yere zıt olduğu için onların peşinden gitmeliydi. Fakat bunun yanında yolunu kaybetme ihtimali, en kötüsü yakalanma ihtimali vardı. Bu sadece bir ihtimaldi tabi. Sağ bacağını kaldırdı ve diğer bacağının yanına getirerek oturuş pozisyonunu değiştirdi. Rahatlamıştı doğrusu. Ardından hemen ayağının altındaki bir başka dala basarak az önce oturduğu dala tutunda eli ile. Montunun cebine koyduğu el fenerini yakmaya henüz cesaret edemiyordu. Kalçası, esen rüzgâr ile fena şekilde dondu. Islanmış olmalıydı. Neden ağaçta beklemişti ki?! Ah! Tabi, yakalanma riski ağaçta daha azdı… Yutkundu ve aşağı zıpladı ani bir şekilde. Çömelmiş bir vaziyette karla kaplı yerde buldu kendini. Nihayet, ayaklarının yere değmesi muhteşem bir duyguydu. Aceleyle doğruldu ve çantayı sakladığı yerden çıkardı. Sert bir hamleyle fermuarı açtı ve içindeki sarılı ‘şey’i çıkardı. Gri bir örtüyle sarılmış balta… Örtüyü çıkardı ve eski deri çantaya geri koydu. Bu çantayı komşusunun küçük kulübesinden çalmıştı baltayla beraber. Gece herkes uyuduğunda gizlice pencereden girmişti. Kulübenin penceresi bozuk olduğundan her daim açık olurdu. Yaşlı adam da bir türlü tamir etmemişti onu. Örtü ise tanrı bilir kimindi. Bu yüzden burada, sakladığı yerde bırakmakta bir sakınca görmedi. Ne de olsa bu çantaya hep eldivenle dokunmuştu. İz bırakması imkânsızdı nerede ise.
Baltanın sapını kavradı iki eliyle. Fazla mı ağırdı ne?! Derin bir nefes aldı, gözlerini kapattı. Sırasını devretme zamanıydı. Yeşilimsi gözler aniden açıldı. Garip bir ışıltı vardı, karanlık bir ışıltı… ”Hazır ol Vera! Başlıyoruz…”

***

Cebinden çıkardığı fener ile zar zor görüyordu önünü. Fenerin ışığı o kadar cılızdı ki… Neden Vera pilini değiştirmemişti ki, basbayağı pili bitiyordu. Vera iyiydi, güzeldi, hoştu da fazla saftı sanki. Sanki değil, kesinlikle fazla saftı. Yoksa Darcey nasıl kandırabilirdi ki onu?! Sonra bir ses duydu, genç bir adama aitti. Searlus’un sesi olmalıydı muhtemelen. Nihayet bulmuştu onları. Bu lanet ağaçların arasında bulmak çok kolay olmamıştı. Tamam, ne tarafa gideceğini iyi biliyordu ama her an yakalanma tehlikesi altındaydı. Bir eliyle feneri tutuyor, diğer eliyle de baltanın metal bölümüne yakın bir yerden baltayı tutuyordu. Gözüne kestirdiği ağacın kalın gövdesinin ardına sakladın ardından. Eğer karşısına bir başkası dahi çıksa onu bile öldürebilirdi şu anda. Kana o kadar susamıştı ki… Başını hafifçe çıkardı. İki fener ışığı, iki genç adam… Biri Searlus’tu, saklanmaya çalışmış üzerini değiştiriyor, ıslak kıyafetlerinden kurtuluyordu. Diğeri ise David idi. Sea’yı bekliyordu. Ah! Zavallım, o da arada kaynayacaktı. İkisinin de arkası dönüktü Darcey’e. Yüzünde tekinsiz bir sırıtış belirdi. Ne yapacağımı tahmin bile edemezsin sırıtışı… Zamanlaması harikaydı doğrusu.

Sinsi adımlarla saklandığı yerden çıktı. Yavaş adımlar atarak biraz daha yaklaştı onlara, özellikle David’e. Baltayı kaldırmıştı ve ortasından tutuyordu sapının. Feneri ise arkaya doğru tutuyordu şimdilik fark edilmemek için. Sonra David ile arasında bir iki adım kala feneri önüne tuttu, tam onun ensesine. Eğer arkasını dönecek olursa ışık direk yüzüne vuracak, parıltıdan dolayı hiçbir şey göremeyecekti. Olan biteni anlamadan da cehennemi boylardı. Sonra Searlus’un sesini duydu. David durduğu yerde duruyordu, oh, Darcey’in adım seslerini mi duymuştu? David bile duymazken o… Ya da görmüş olmalıydı, emin olamıyordu. Neyse ki kendisini David sanmıştı. Yüzündeki sırıtış yavaş yavaş yayıldı. Az sonra susuzluğu dinecekti işte. David arkasını döndü Searlus’un sözleri üzerine, beklediği gibi fenerin ışığı gözlerini aldı. Darcey ise tek bir hamlede sağ eli ile tuttuğu baltayla kesti boğazını. Balta rüzgârı keserek değdiğinde onun tenine garip bir haz duydu. Rüzgârı delip geçerken çıkan ses müzikti onun için ve havada uçuşan kan zerrecikleri dans ediyorlardı bu müzik eşliğinde. Muhteşemdi, inanılmazdı… Ne yazık ki acemilikle ve tek eliyle ağır baltayı tam olarak tutamadığından yarısına kadar kesebildi boğazı. Daha doğrusu az bir kısmını kesemedi. Kanı hem Darcey’in yüzüne hem de Searlus’un çıplak sırtına sıçramıştı. Sıcak kanın yüzüne sıçraması büyük bir zevk vermişti genç kıza. David’in bedeni önce kısa bir süre ayakta kalmış sonra diz çökmüş ve en sonunda da karların içine boylu boyunca uzanmıştı. Elindeki çakmağın feneri karın içine gömülmenin etkisi ile etrafı aydınlatmayı kesmiş ve çevre daha karanlık bir hal almıştı.

Elindeki feneri yerdeki cansız bedene tuttu. Cesedi görmek için değil, kanı görmek için… Beyaz karın masumiyeti Darcey’in günahını emiyordu… Beyazın üzerindeki kırmızı kan… İşte şaheseri, sanatı… Bir sanatçının, yıllardır üzerinde çalıştığı ve nihayet bitirdiği şaheserine bakar gibi bakıyordu karın emdiği kan göletçine. Bu değişik bir şeydi, değişik bir duygu… Zevk alıyordu, büyük bir haz ama cinsel haz gibi değildi. Daha da ötesindeydi bu. Duygu karmaşasıydı. Tüm bunlar öyle kısa bir zaman zarfı içerisinde oldu ki Darcey bile şaşırdı.

Sıradaki…

Feneri elinden attı, attı ya da düştü. Yün eldivenlerini geçirdiği elleri duyduğu zevkten tutmaz olmuştu öyle ki. Elbet Balta düşmedi, demek ki atmıştı. Atmıştı çünkü Searlus’un kusursuz olmasını istiyordu. Bunun içinde bu sefer baltayı iki eliyle birden tutacak ve öyle saldıracaktı. Susuzluğunu bir kez daha dindirecekti. Başını kaldırdı yavaşça. Searlus hala durduğu yerdeydi. Muhtemelen tenine değen sıcak şey onu korkutmuş, şaşırtmıştı. Tahmin edebilmişti ne olduğunu. Şaşkınlığın etkisiyle de dona kalmıştı. Böylesi daha mı iyiydi Darcey için; bir nevi. Kolay olacaktı gerçi ama Darcey kolayı sevmezdi işte. Zorlanmalıydı biraz, çaba sarf etmeliydi, riske atmalıydı kendini. Tehlikeli olmalıydı işte… ”Searlus’tu değil mi?” dedi garip bir tonlama ile. Sesinde korkunç bir tını vardı. ”Yazık, yeni gelmiştin üstelik. Yaşayacağın çok şey olmalı… Ama ben o yaşayacaklarını yaşamanı istemiyorum.” Güldü. ”Geride bırakacaklarını düşünme, endişelenme. Öyle ki yokluğun hiçbir şey değiştirmeyecek isteyerek gelmediğin bu dünyada…” Ona doğru bir hamle yaptı baltayı kaldırarak… Ölümüne bir hamle…
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:41 pm tarafından Kybelle
Searlus Quinn L'Ombre

Please, See Me And Feed Me With Your Darkness

Baltadan güçlükle kendini çekerek kurtuldu bir hamlede. Hafifçe titremeye başlamıştı. Korkudan mı yoksa soğuktan mı anlamamıştı. Sonuçta bir kız diye geçirdi içinden ayakları geri geri giderken. Üstünü giyinmeyi tamamen unutmuştu. Zaten böyle bir şeye kalkışması son derece abes kaçardı o ayrı mesele. Elleri, bedeni zangır zangır titriyor ve çenesi birbirine vuruyordu hızlı bir şekilde. Onun söylediklerini normalde anlamazdı. Ama nedense bu sefer çok iyi anlamıştı. Acaba bahsedilen cinayeti o mu işlemişti? Tamam çok güçlü de görünmüyordu. Ancak gene de iyi kullanıyordu o baltayı. Gözlerinin ucuna gelen bedenin başsız olduğunu anlamak için gözlerinin çok iyi görmesi gerekmiyordu. Fenerin yansıyan cılız ışığı yetiyordu kanın canlı kırmızısını görmesine. ''l'OH mon dieu!'' Bağırdığını sanıyordu ama sadece cılız bir hırıltı çıkmıştı gırtlağından. Dehşetle gözleri açılmış, saçları dikilmiş ve bedeni kasılmıştı. Onun herhangi yeni bir saldırıyı yapmasına fırsat vermemek adına hızlıca geri geri yürüyordu. Ondan içgüdüsel olarak gözünü kaçırmak istemiyordu. Ama aklına bir türlü gelmeyen şey başına geldi. Ayaklarına ormanın bir sarmaşık yığını -tıpkı Jamie'ye yardım etmek için acele ettiğinde olduğu gibi- takılmıştı. Dengesini yitirip hafifçe sarsıldı. Bir süre sonra yere oturacak ve o yaklaşırken son bir hız kalkmakla vakit kaybedecekti. Elbet sonu gelecekti bu çırpınışta sırtına yediği bir balta ile. Neredeyse baltanın acısını hissederek elini uzattı en yakındaki ağaca. Ağacın üstünden sarkan sarmaşıkları hisseden parmakları daha o beynine emir vermeden kapanıvermişti hızla. Sıkıca tutunarak hızla dengesini buldu ve olduğu yerde bükülerek arkasını dönerek koşmaya başladı. Koşarken yavaş yavaş dengesini iyice buluyordu. Kız kimdi acaba peşinde koşan? Onu tanımıyordu, yüzünü görememişti ama sesini duymuştu. Muhtemelen erkeklerden nefret eden çirkin bir şeydir, diye düşündü. Ve balta kullanmakta bu kadar iyi olduğuna göre de karanlıktan ve giysilerinden belli olmayan kasları da oldukça gelişmiş olmalıydı mutlaka. Aklında beliren resim Champell'de gördüğü tek bir kıza bile uymuyordu ne yazık ki. Var hızı ile koşarken sanki nefesini ensesinde gibi hissederek daha da paniklediği kızın nasıl biri olduğunu görmektense yaşamayı tercih ediyordu. ''Aide!'' diye haykırmaya çalıştı. Ancak koşmaktan kurumuş olan boğazından boğuk bir hırıltı dışında bir şey çıkmadı. Kamp yerini bulması gerektiği dışında bir mantıklı düşünce yoktu şu anda aklında. Bacak kasları seğiriyor ve ayakları artık sızlıyordu. Ayaklarının birinin çıplık olduğunu fark etmesi de zaman almıştı. Oh nasıl da kötü batmıştı lanet olası kuru otlar. Artık daha fazla dayanamayacaktı. Ya dinlenmek için bir yer bulacak ya da orada yığılıp ölmeyi bekleyecekti. Ah zamanında spor yapmış olsaydı belki daha avanatajlı olurdu. Hoş, o zaman katil kız peşine düşecek cesareti bulabilir miydi acaba, kim bilir? Belki gene düşecekti ama az önce David'i biçtiği gibi kendisinin de işini anında bitirecekti.

Soluklanmaya artık daha fazla ihtiyacı vardı. Sağa saptı acele ile. Ve çıplak sırtını nefeslenmek amacı ile ağaca dayadı. Başını hafifçe yukarı kaldırmıştı. Gözleri yar kapalı halde neredeyse inler gibi soluk alıyordu. Acaba katil kız onu görmüş müydü? Aklını oynatmak üzereydi. Kendine hakim olamayıp bağırmak istiyordu. Ama anlamsız bir çığlığa harcayamazdı nefesini. Bunun yerine yardım istemeliydi, evet. Hemen yapmalıydı bunu. Ağzını açtı ama gene de ses çıkmadı. Çalılıklardan gelen sinsi hışırtılarsa giderek yalaşıyordu. Searlus da havanın soğuğuna karşın yaz sıcağındaki gibi terlemiş daha beter üşümeye başlamıştı. Neredeyse pes etmek üzereydi. Ah bu kız nerden buluyordu bu kadar enerjiyi? Kendisini zorlayarak iyice sağa doğru yöneldi. Beyni o kadar durmuştu ki, kalbi o kadar deli çarpıyordu ki bir uçuruma doğru koştuğunu fark etmedi. Bunun farkına vardığında ise çoktan düşmeye başlamıştı bile. Yardım bile isteyemeden sadece anlamsız çığlıklarla yuvarlanıyordu bitkilerin arasından. Neyse ki şimdiye kadar bir ağaca rast gelmemişti. Eğer başına vursaydı bir tane ağaç kütüğü beyni neredeyse paramparça olacaktı. Yuvarlandıkça daha ne kadar yuvarlanacaktı acaba? Canı çok yanıyordu. Gözlerine otlar gelip batıyordu. Tabi derisine de... Dişlerini sıkarak elleri ile yeri kavradı. Toprak yapısı sağlamdı burada. Bitki kökleri sanki bir ağ gibi kavramıştı toprağı. Titiremiyordu artık ama eskisinden daha beter üşümeye başlamıştı. Sonunda biraz da sürüklenerek de olsa durdurmuştu düşmesini. Parmakları soğuk kardan dolayı donmuş, yanmaya başlamıştı. Her tarafı da bu sırada yara bere içinde kalmıştı. Neyse ki çok fazla acı hissetmez olmuştu artık soğuk yüzünden. Burnundan başlayarak dudaklarının çevresine doğru bir bıyık bırakan sıcaklığı hissetti. Az da olsa sıcaklık hissetmek iyi geliyordu. Ama çok geçmeden bu sıvı da donmaya başlıyordu.

Tutunduğu yerde biraz dinlendikten sonra dikkatle yana doğru gitmeye başladı. Göz ucu ile de olsa durup dinlenebileceği düz bir toprak, onun üstünde uzanabileceği ve kendisini gizleyeceği içi oyulmuş, küflü bir kütük görmüştü. Sıkı sıkı tutunup sürünerek ulaştı gözüne kestirdiği yere. Artık can acısını umursamıyordu. Sanki hayatının bir parçası olmuş alışmıştı çoktan. Şu anda düşündüğü tek şey hayatta kalmaktı. Düz toprağa vardığında burasının sandığı kadar da sağlam olmadığını anlamıştı çoktan. Ama yapabileceği bir şey yoktu bu konuda. Her türlü de ölecekti zaten. En azından bir çaba göstermiş olması gerekiyordu. Biraz iç güdüsel, biraz da dini düşüncelerin etkisi vardı bunda. İntihara dönüşmemeliydi olay kesinlikle. Dikkatli bir şekilde emekleyerek içine girdi oyuk kütüğün. Bedeni biraz korku, biraz da haz ile titremeye başlamıştı. Hazzın nedenini anlamamasına rağmen sırıtmaya da başlamıştı. Sanki içten içe bir şey onu gıdıklıyor, korku ile karışık bir duygu ile güldürüyordu. Buruk, biraz da delice kıkırdamalar çıktı dudaklarından. Etraf iyice bulanmaya başlamıştı. Belki de karın ve buzun etkisi ile oluşan bir bulanıktı. Gözleri bir parıltıya takıldı. Ay ışığının yansımasıydı bir metale. Onun yüzüne bakmak için kendisini zorladı. Ancak görüntü o kadar bulanıklaşmıştı ki. Kollarını sanki ölmeyi bekliyormuş gibi birbirine kavuşturdu. Gözlerini kapamak hala aklına gelmiyordu. Bir sıcaklık hissetti karnında. Ne olduğunu anlamayarak ıslaklık bulaşmış olan elini kaldırdı. Kıpkırmızıydı ve ay ışığında ıslak ıslak parıldıyordu. Gülmeye başladı ciddi ciddi. Anlaşılan düşerken yaralanmıştı çoktan. ''Dieu, me bénissent.'' diye fısıldadı. Ama gerçekten bunları söylemiş miydi? Yoksa sadece dudaklarını mı oynatabimişti bilmiyordu. Belki de dudaklarını bile oynatamamıştı. Bu durumda Tanrı'nın adını anıp ondan son bir istekte bulunmak dışında yapabileceği ne kalmıştı ki? Champell'de yeniden başlamak istediği hayatı artık sona eriyordu. Aklına ne Ice ne de Wanda geliyordu. Hatta sevgili kuzeni bile çıkmıştı aklının sonsuz dehlizinden. Ne ona yardım eden vardı ne de yardım istediği biri. Tanrı, Searlus ve bir de katil. Bu dünyada üç kişi kalmışkardı artık. Bu düşüncelerin bitiminde görüntüdeki bulanıklık daha beter arttı. Öyle halsizdi ki yüzüne tutup baktığı eli sanki bir son bahar yaprağı gibi düşmüştü. Gözleri devrildi. Tam kapanacaktı ki ani gelen bir patlama ile yeniden açıldı. Tabanca mıydı yoksa bir fişek mi? Gözleri açık halde bilincini yitirdi. Hafifçe soluk alıp vermesi dışında bir yaşam belirtisi kalmamıştı geriye.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:41 pm tarafından Kybelle
Jamie Lea d'Estaign

Üzerine düşen ışığa göre renklerini değiştiren balıklar gibiyim… Her bakışta ve her görünüşte bir başka aksim duruyor benim… Kim nasıl, kim nereden bakarsa öyle görüyor beni; herkes için rengim farklı… Senin gibi… Ve senin baktıkların gibi…

Bu karmaşa, geçmişten gelen bir anı gibi uysal, bardağının dibinde kurumuş o son şarap damlası kadar yitik… Ama en yitik anında bile, okuduğun şu yazıyı oluşturan harflerin her biri kadar anlamsız ve o harflerin bütünü kadar da anlamlı bir yandan.

Ben ‘baktığın’ kişi değilim, biraz kendini zorlayıp daha dikkatli, daha araştıran gözlerle ‘görmeye’ çalıştığın ya da… Kiminin düşündüğü o nazik ve incelikli kişi değilim ya da o kaba, umursamaz kız… O yalnızlığın meftunu ya da kalabalıkların her daim… Ben o değilim. Ve biliyorum ki hemen hemen hiçbirimiz o değiliz; ne ben, ne sen ne de gözlerinin arada bir sen farkına varmadan dalıverdiği bir başkası…

Benim içimdeki dünyalar gibi bir sürü dünya var senin için de; özenle sakladığın, dikkat çekmesin diye en gösterişsiz paketlere sardığın bambaşka dünyalar; o dünyaların içinde seni sen yapan ve yapmaya devam edecek olan kim bilir hangi ihtiraslar, hangi hırslar, hangi kıskançlık ve sırlar var… Biliyorum bunu ve bu yüzden gerçekten tanıdığıma emin olmadığım birine baktığım zaman onun hakkında hiçbir hükme varmak için çabalamıyorum.

Senin bana bakan gözlerindeki yansımanın arzına yerleşip o yansımayı oluşturuvermiş öz değilim ben ve bundan da kötüsü kendi içimde de tek değilim; senin görmediğin, bir türlü görmeyi başaramadığın tek bir dünya yok benim içimde; dünyalar var, dışardan baktığında tuhaf şekiller oluşturan yıldız kümeleri, galaksiler, ki kimi bir anlığına bakabilmiş olsan da gözlerini kamaştıracak kadar parlak, kimi varlığını önüne sersem de seçemeyeceğin kadar sönük… Tıpkı Jamie gibi, tıpkı benim gibi…

Her ne kadar kuzeni, kendisini toparlayacağını söylese de aklı onda kalmıştı. Hem de feci şekilde… Sonuçta tanıyordu onu ve karamsar havasından, melankolik ruh halinden asla çıkmayacağını –en azından bir süre daha çıkmayacağını- biliyordu. Aklı ondayken hiçbir şey yapamıyordu. Öyle ki, çadırlarını bile doğru düzgün kuramamıştı başta. Matthew’un elinden aldığı çadırı, ondan daha karman çorman yapmış, üç dört defa bozup yeniden denemişti. Bir ara çadırı ayaklarının altına alıp üstünde tepinmek bile geçmişti aklından. ”Argghh! Seni lanet çadır! Şu kamp bittiğinde ilk iş olarak senin üstünde tepineceğim!” diye bağırmıştı bir ara çadıra. Elbet herkes bir anlığına dönüp ona bakmıştı. E normaldi çadırla konuşmaya çalışan birine bakmaları ama Jam’in bu hallerine alışık olanlar fazla üstünde durmadılar. Jam de işine devam etti zaten, aklı Searlus’da, eli işte. Nihayetinde çadırı kurmayı becerdiğinde, çantaları alıp içine girdi. Sığabilirler miydi? Tabiî ki de sığabilirlerdi; o kadar da şişko değildi ikisi de… Tamam, Jam değildi ama Sea’dan emin olamazdı. Zayıf gösteriyordu ama kilosunu saklayan kıyafetler giyiyor olabilirdi. Acaba horluyor muydu? Yok, canım, çocukken ya da ergenliklerinde hiç horlamıyordu Sea. Ama ya şimdi horluyorsa… Peki ya kendi horluyorsa? Jam her ne kadar horladığını gösteren bir kanıt olmasa da-buna dair bir kanıt mı olur emin değildi gerçi- şimdi emin olamıyordu. Ya horluyorsa? Searlus bu tür şeylerden nefret ederdi. Muhtemelen kendisini, Jam uyurken çadırdan atardı. Herkes çadırında uyurken Jam de dışarıda bir ayının ya da kurdun yemi olurdu.

”Saçmalama Jam! Ne düşünüyorum ben…” dedi kendi kendine çadırdan çıkarken. Yüzüne şaşkın bir ifade yerleşmişti. Tek kaşı kalkmış, dudakları büzülmüştü. Bu aptalca düşünceleri uzaklaştırmaya çalıştı kafasından. Aslında bir yandan düşünmek iyi oluyordu. Sonuç olarak aptalca şeyler düşünürken Sea aklından çıkıyordu. Sevgili kalbi kırık kuzeni… Mavi gözleri hafifçe buğulandı onun yaşadığı bunalımı düşününce. O maymanot kız yüzünden nasıl da değişmiş, yaralanmıştı. Yalnızca Jam biliyordu ki, Sea gerçekten de bundan önce daha girişken ve konuşkandı. Espritüeldi de aynı zamanda. Çok geniş bir çevresi yoktu belki ama genişti yine de… Asla susmak bilmezdi, öyle ki Jam’den bile daha geveze olurdu bazen. Düşünün artık… Peki ya şimdi? Şimdi ne olmuştu? Çenesi asla kapanmak bilmeyen Sea, suskunlaşmıştı. Zaten dillerini de doğru düzgün bilmediği bu yabancı ülkede daha da suskunlaşmıştı. Bazen ona, boş zamanlarında İngilizce pratiği yaptırmaya çalışıyordu. Andrey’in de yardımlarıyla elbette… Bir de Ian vardı. Ah, bu yakışıklı çocukla kulüpten az çok tanışıyorlardı fakat gerçek anlamda Sea sayesinde muhabbet kurmuş sayılırlardı.

Derin derin nefes alarak yürümeye başladı. Bir sağa bir sola… Bir ileri bir geri… Bazen duruyor, çadır kuranlara bir şeyler söyleyerek onları işlerinden alıkoyuyordu. ”Hey Mandy! Geçen gün ne olduğunu anlatmış mıydım sana?...” diye başlayıp ”…Ondan sonra da ona cevap verdim, ‘Bak,…” diye devam eden ve burada ”Çeneni kapa ve defol Jam!” diye isyankâr bir sesle kesilen cümleler kuruyor ve kurduruyordu.

Kamp ateşinin bulunduğu yere geldiğinde cılızlaşan, hatta nerede ise sönmek üzere olan ateşe baktı. Esen rüzgâr yavaşça onu söndürüyor, külleri savuruyordu. Aklına bir şey gelmiş gibi, sol kolunu sıyırdı ve saate baktı. David ve Searlus gideli oldukça uzun zaman olmuştu, dönmeleri gerekiyordu şimdiye dek odunlarla. Başlarına kötü bir şey… ”Pozitif düşün Jam, pozitif!” Kendisini sakinleştirmeye çalışarak tekrar baktı ateşe. Kamp, en büyük eğlencesiydi. Çocukluğunda babasıyla çıktıkları kamp gezintilerini hatırladı. Aynı zamanda Salı günkü kulüp toplantısını, Searlus’un anlattığı hikâyeyi… Cinayet hikâyesini ne kadar yarım yamalak anlatsa da kampta geçtiği, baltalı sapkın bir katilin anlatıldığı anlaşılmıştı. Ve şimdi de kamptalardı; aynı hikâyedeki gibi… Searlus ve David de odun toplamaya gitmişlerdi, tıpkı hikâyedeki kurban gibi… Geç kalmışlardı ve hikâyede de, daha sonra sevgilisiyle aynı kaderi paylaşacak olan genç kız, tıpkı şu anda Jam’in meraklandığı gibi meraklanmıştı sevgilisini beklerken… Ve en kötüsü geçmişti… Bundan önceki kulüptekilerin tıpkı anlattıkları hikâyelerdeki gibi ölmeleri… En kötüsü Xtian’ın, yakın bir geçmişte tıpkı anlattığı hikâyedeki gibi öldürülmesi… Zihninin derinliklerinde bir çığlık atıldı, bu çığlık o kadar kuvvetliydi ki, elleriyle kulaklarını tıkadı bir anlığına. Fakat sonra çekti ellerini kulaklarından ve bir rüzgâr cılız ateşi söndürdü, Bir daha asla yanmamak üzere… Aynı anda bir çığlık duydu Jam, uzaklardan gelen, Searlus’un çığlığına benzeyen. Nereden bilebilirdi kuzeninin bu çığlığı uçurumdan kayarken attığını?! Nefes alamadığını hissetti. Tam o esnada yanından geçerken kendisine laf atan birini susturdu, işaret parmağını dudaklarına götürüp bakmaksızın anında. ”Hey, Jam! Ateş sön…” ”Şşşttt!” Sen de duydun mu?” Çocuk susmuş, beklemişti ve çığlık bir kez daha duyulmuştu. İşte o zaman gerçek anlamda kendine geldi kızıl saçlı kız. Kuzeninin başı dertteydi, hem de büyük bir dertte. Ne yapacaktı? Polis… Evet, kampta iki polis vardı. Biri az önce gitmişti ama diğeri hala buradaydı. Sussie’nin sevgilisi… Adı neydi? Neil? Ne önemi vardı?

Koşarak onun yanına gitti. Bir yandan da ona tam olarak ne diyeceğini merak ediyordu. Tamam, her durumda söylenecek bir şeyler bulurdu ama ya bu durumda… Onun olduğu yere geldiğinde Sussie dâhil birkaç kızın daha etrafında olduğunu gördü. Sohbet ediyorlardı. Sohbetlerini böleceği için pek üzgün olduğu söylenemezdi. Onların yanına geldiğinde soluklanmaya fırsat bulmadan Sussie’yi yaşadığı heyecanla hafifçe iteledi ve Neil’e yaklaştı. Ve hiç durmadan, nefes bile almadan konuşmaya başladı. ”Umarım silahın yanındadır. Hiçbir şekilde soru sorma, açıklama yapmak için zaman yok.” Bir yandan da onu kolundan tutmuş koşturarak çekiştiriyordu herkesin şaşkın bakışları altında. ”Öyle ki eğer beni dinlersen hem David ve kuzenimin hayatını kurtaracaksın hem de katili yakalayacaksın. Yani umuyorum.” Kamp ateşinin olduğu yere geldiklerinde önce durdu ve soluklandı biraz. Sonra çadırına koşturarak içinden çantasını, çantasından da fenerini çıkardı. Ardından yeniden koşmaya başladı, çığlığın geldiği ve odun toplamaya gittikleri yöne doğru, bir yandan da açıklama yapmaya başlamıştı.””David ve Sea odun toplamaya gitmişlerdi ama geciktiler. Hem de fazlasıyla… Az önce de kuzenime ait bir çığlık duydum. Birkaç ay önce baloda olanları biliyoruz ve yine katil olabilir…” Ne kulüpten bahsetmişti ne de hikâyelerden… Böylesi daha iyiydi, en azından şimdilik. Gerçi kuzeninin hayatı düşünülünce kulübün canı cehennemeydi ya…

Daha fazla konuşarak açıklama yapmaya gerek kalmadı ki Jam aniden durdu. Keskin ve acı bir çığlık attı. Fenerin ışığı yerdeki yarı kesik bir başı ve geriye kalanı, yere yığılmış bir gövdeyi aydınlatıyordu. Başa baktı buğulu mavi gözlerle. Gözleri iri iri açılmıştı; David idi bu.
Bir yandan Searlus olmadığı için şükürler ederken diğer yandan kahroluyordu. David, sırlarını paylaştığı, tavsiyeler aldığı, gece yürüyüşlerine çıktığı dostu David… Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlarken içini dolduran korku, saf korku daha da artmış ve birkaç adım gerileyerek polisin yanına gelmişti. O da işin ciddiyetini anlamış olacak ki, silahını çıkartmıştı. Jam ise şoktaydı, bu hikâyelerde anlattığı gibi değildi, daha korkunç, daha soğuk ve daha karanlık… Nefes alamadığını hissetti, evet, alamıyordu sanki… Ya Searlus da bu durumdaysa… Sahi, o neredeydi? ”Searlus, o nerede?” Kendi kendine konuşuyor gibiydi. Sersem sersem etrafına bakındı. Sonra fenerin ışığı bu defa kırık dallara takıldı. Kasten kırılmış dallara… Searlus’un kaçmaya çalışırken tutunarak kırdığı dallar olmalıydı. ”Bu taraftan gitmeliyiz.” Bu sefer polisin arkasından ilerlemeye başladı. Eh, ne olacağı belli olmazdı. Jam şu anda savunmasızdı ve Neil’in arkasına saklanmaktan başka şansı yoktu. Kırık dalları ve yerdeki bazı izleri –dağılmış yapraklar, ayak izine benzer, karın örtmeye başladığı izler- takip ederek uçurum kenarına yaklaştıklarında Neil silahını havaya kaldırdı ve bir el ateş etti. Bunun nedeni duydukları bir hışırtıdan başka bir şey değildi… Jam ise istem dışı bağırdı. ”Searlus! Searlus!”
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:44 pm tarafından Kybelle
Candy Joakim Aaron Leonard Elodie (Crimson Evleri)

Daniel Aaron Devereaux

Tanrım, ne aptallık!

Bahçede, yüzme havuzunun başında duruyordu. Güz yaprakları, boşaltılmış havuzun dibindeki çamurlu suda çürüyüp yosunlaşmışlardı. Şezlonglar, kuru bitkilerle dolu saksılar oraya buraya atılmış, otel terk edilmişti. Orada olan herkes gitmiş, bir tek o, Daniel kalmıştı geride. Bütün ışıklar sönük, camlar karanlık, deniz ve rüzgâr suskundu. Çırılçıplaktı, bir şey yoktu üstünde ve bedeni gibi ruhu da soyunuktu. İyi yürekli, yorgun, biraz hüzünlü bir çocuktu, yeniden. Küçük ayaklarının izlerini taşıyan kumsal, şimdi üstünde durduğu betonla örtülmüş ve ayakları büyümüştü artık ama olsun, yüreği o yürek, ruhu o ruhtu. Bastığı yere baktı. Ayakları kanlı, pembemsi su birikintileri içindeydi. Çiçek ve böcek ölüleri, kırık camlar, balık kılçıkları, pavurya kıskaçları, patlak balonlar ve sıyrılmış tavuk kemikleri dağılmıştı ortalığa. Püreler, pörsümüş marul yaprakları… Bir şölenin artıkları… Ama çiçekler gerçek çiçek değildi, kılçık, kemik ve deniz kabukları da öyle… Tümünün bir dekor oluşturmak üzere bez ve plastikten yapıldığı anlaşılıyordu yakından bakılınca. Sahici olan yalnızca kandı. O da kan kıvamında kan kırmızısı boya değilse eğer.

Bütün bunlar tuhaf bir biçimde doğal görünüyor ve onu ürkütmüyordu nedense. Yıkımlar onarılır, pislik temizlenebilirdi. Değnekler tomurulabilir, kırılanların yerine yenileri konurdu nasıl olsa. Ölüler içinse yapılacak bir şey yoktu. Tek kesinlik ölüm, yokluktu. Saygıyla anılıp, unutulacaktı hepsi. Amen. Çevresine bakındı. Şafağın menekşe mavisine boyadığı gökyüzünde beyaz, kocaman bir dolunay ve çok iri yıldızlar vardı hâlâ. Serin esinti burnuna yasemin kokuları taşıyordu bir yerlerden. Havuza işemek istedi Daniel, sıkışmıştı. Ama tam o sırada arkasında kuru dal çıtırtıları duydu. Geriye dönüp baktığında çalılar arasında birinin kıpırdadığını seçti ve sonra ay aydınlığında, uzun, siyah örtülere bürünmüş bir karaltının görmüyormuş gibi ellerini ileriye uzatarak kendisine doğru yürümeye başladığını gördü. Hemen tanıyıp bildi onu, hiçbir işarete gerek duymadan. Yüzü yoktu gelenin ama bildi. Annesiydi, öz annesi… Hem annesiydi hem değildi. Görünmeyen annesiydi, görülmeye gerek olmadan bilinen. Görünense; yüzünün olması gereken yerde, üstüne ispirtolu kalemle kaş, göz, ağız çizilmiş karton maske taşıyan biriydi.

”Neden üzgünsün yavrum?” diye sordu gelen. Yavrum sözcüğünü vurgulayışı kendine özgüydü. Annesiydi, emin oldu Daniel.

”Üzgün değilim anne,” dedi. ”Çişimi yapmak istiyorum ve,” önünü eliyle örttü, ”gördüğün gibi çıplağım.”
”Herkes çıplak doğar, seni böyle çok gördüm ben.” dedi annesi. ”Ama istersen gözlerimi kapatabilirim.” ”Senin gözlerin yok!” dedi Daniel, üzüntüyle boşluğa doğru bakarak.
”Önemli değil, insan gözü iyi göremez, ancak istersen ve yeterince yaklaşıp dokunabilirsen açıkça, dosdoğru görebilirsin her şeyi.” dedi annesi.
”Niye geldin? Beni mi özledin?” diye sordu Daniel. ”Evet, sana yaklaşmak, dokunmak istiyorum.” diye cevap verdi annesi. ”İsterdim, ama olanaksız anne, sen ölüsün!” ”Ölüm yok.” dedi annesi. ”Unutulmadığın sürece yok, bunu unutma!”

Sıkıntı içinde uyandı Daniel. Panjurların aralığından odaya dolan parlak kül rengi ışığa gözlerini alıştırmaya çalışırken hızlanmış kalp atışlarının düzelmesini bekledi. Annesi epey zamandır rüyalarına girmiyor, hiçbir biçimde duygu dünyasına uğramıyordu. Üstelik her iki durumda da onu daha çok yaşarkenki genç, güzel, güleryüzlü haliyle görürdü. Demek artık, otuz beş yaş yüzünün fotoğraflarda sonsuza kadar sabitlenmiş hatları, ışıltılı iri gözleri ve hatta alçakgönüllü gülüşü bile yok olmuştu ölümünde…

Ürkütücü, mesajı olan bir karşılaşmaydı bu. Ayrıca ilk kez yaşıyordu böylesini. Yaşamak mı? Elbette. Rüyalar çoğu zaman gerçekten daha gerçektiler çünkü. İnsanın en karmaşık, en dokunulmamış eğilim, arzu ve kaygılarını ortaya koyarlardı; bozulup eğrilmemiş, törpülenip yavanlaşmamış derin içselliğini. Kalıpların, yasakların içinde ketleşen, bastırılan duyguların, denetim ortadan kalktığında sere serpe ortaya dökülen gündelik tutanaklarıydı onlar.

”Sen ölüsün!” Bunu söylemiş miydi, yoksa yalnızca söylemek mi istemişti?

Söylemişti evet ve mantıklı olsa bile incelikten aşırı yoksun bir cevaptı bu. Onu avutacak, ölü olduğunu kabaca yüzüne vurmayacak bir biçimde davranabilirdi pekâlâ. Ondan nefret ediyordu belki ama yine de bu böyle davranmasını gerektirmezdi. ”Ne saçmalıyorum ben, bu benim yarattığım bir görüntü, annemle ne ilgisi var ki!” dedi, yattığı yerde huysuzca kıpırdanarak. Gittikçe daha az rüya görüyordu aslında ve rüyalarının kıyısını köşesini yoklayıp yorumlama huyu yoktu. ”Dur!” diye düşündü. ”Dur biraz!” Bu bir rüya mıydı? Katıksız rüya mıydı? Yoksa zihnin, yarattığı simgelere aracılığıyla eski bir acıyı tazeleme inadı mı? Annesini birdenbire, erkenden kaybetmenin isyanını yüreğinde taşımıştı uzan yıllar, ama son zamanlarda iyice körelmişti acısı. İşte şimdi, uykusunda ya da yarı uyanıklığında, alt bilincinin nasılda denetimden kurtulduğu bir boşluk anında, unutmanın suçluluğuyla karışmış o eski acı, hızla su yüzüne çıkmıştı.

İdrar zoruyla sertleşmiş organını, kasıklarını zorlayan doluluğu hissetti. Öylece bekledi ve hafif bir haz duygusu içinde gecenin uyanışını, yaklaşan karanlığı dinledi bir süre. Gündüz ki rüzgârdan kalma esintinin ağaçlardaki yumuşak hışırtısı, köpek havlamaları, bir kuş sürüsünün telaşlı çığlıklarıyla kanat sesleri geliyordu kulağına. Her şey yolunda diye düşündü, her şey olması gerektiği gibi.

Yan dönüp hafifçe doğrularak yanı başında yüzükoyun yatan Marie’ye baktı. Onun güneşin sıcaklığını emmiş sırtına dokundu. Avucunu, heykelsi bir pürüzsüzlük, kadifemsi bir yumuşaklıkla aşağılara inen sırt çizgisi boyunca gezdirdi. Çarşafın kapattığı, alacakaranlığın içinde sedefsi ışıltılarla parıldayan o çıplak, diri kalçaları okşadı usulca. Yüksek, güzel kalçalardı bunlar ve genç kadın, bacaklarından birini karnına çekmiş, böyle dağılmış ve sakınmasız uyurken, Daniel’ın içindeki saldırganı nasıl kışkırttığından habersizdi. Göğüsleri biraz irileşmiş, genç kızlığının küçük konimsi çıkıntıları olgunlaşmış, ballı, diri meyveler gibi iştah açıcı hale gelmişlerdi. Dün geceki sevişmelerinin anısı silik, kopuk kopuk belleğinden geçti Daniel’ın. Yüzüne akan kurmak saçlar, uzun öpüşler, acıya benzer boğuk inlemelere, gülüşmeler, uzun soluklar, fısıltılar ve telaş… Sonra yoğun, ağır etin sabırsızlığına yenilen sevecenlik ve çocukluk düşlerindekine benzer uçuşlar… Ölümcül korkularla çarpıntılar içinde yüksek yarlardan aşağı düşer ya insan hani… Öyle. Ardından o tükenmez, derin kaygan sıcaklık ve yumuşak düşüşün çarpma anı sarsıntısı… İşte bu da gelip geçmişti. Marie ile böylelikle tüm ilişkisi bitmiş, istediğini elde etmişti. Ve derin bir uykudan sonra onu bırakıp gidecekti, bir daha yüzünü dahi görmemeyi umarak. Belki giderken masanın üzerine bir miktar para bırakırdı. Ama hayır, bu büyük bir terbiyesizlik olurdu.

Yeniden uyumaya çalıştı. Ama aniden gözünün önünde Léa belirdi. Kulüp başkanı, sevgili kankası(!) İtiraf etmeliydi ki, onu gerçekten arzuluyordu ve şimdi aniden aklına gelmesinin tek sebebi, Léa’nın annesine çok benzemesiydi. Sanki onunla bir gece geçirdikten sonra her şey düzelecek gibi hissediyordu, arınacak, eski haline, mutlu çocukluk günlerine dönecekti. Bunu onun da istediğini biliyordu çünkü birçok defa onun baştan çıkarıcı bakışlarını yakalamış, arzu dolu gülümsemesine şahit olmuştu. En önemlisi de, ‘sonra görüşürüz’ öpücüğü olarak nitelendirdikleri öpücüklerdi. Dudaklara konan masum öpücükler… Masum mu? Kimi kandırıyorlar? Sadece onlar biliyordu bunu elbette. Dışarıdan bakıldığında, herkes onları iki yakın dost gibi görüyordu. Onlar da bu oyunu bozmayarak öyle davranıyorlardı. Ah! Bir kere, sadece bir kere sahip olabilseydi Léa’ya… Gördüğü tüm kâbuslar bitecek, her şey son bulacaktı! Ardından çılgınca bir arzuya kapıldı. Saate baktı. Gece olmak üzereydi ve bugün Léa evde tek başınaydı. Ev arkadaşlarının bir kısmı kamptayken bir kısmı da, tanrı bilir, nerelerdeydiler. Onun yanına gitmeli ve şansını denemeliydi. Bu arzuyla yataktan fırladı ve Marie’ye herhangi bir not bırakmadan giyinerek, az önce birlikte olduğu kızın evinden ayrıldı.

Arzulardır Bizi Köleleştiren ve Ruhlarımızı Bağnazlaştıran…

Crimson evleri… Arabası tam olarak Léa’nın kaldığı evin önünde durdu ve Dan, sabırsızca indi o arabadan. Aklından aynı anda o kadar çok şey geçiyordu ki… Ya reddedilirse? Hayır, Léa da ümit vermişti kendisine, o da istiyor olmalıydı Dan’i. Yapacağı tek şey biraz naz yapmak olurdu ve ondan sonra kendisini Daniel’ın kollarına bırakırdı. Nasıl bu kadar sapıklaşabiliyordu? Üstelik daha az önce bir başka kızın yanındaydı. Peh! Kimin umurunda?! Aslında bu aklına bir anda gelen bir şey değildi. Aylardır vardı, hatta onu gördüğü ilk anda. Léa, fiziksel olarak üvey annesine o kadar çok benziyordu ki, Dan, bir an onun hayaletiyle karşılaştığını düşünerek korkmuştu. Sonra da kendisine yaptığı tacizler geldiğinde aklına, ilk başlarda Léa’ya oldukça kötü davranmıştı. Sonraları ise, onunla birlikte olmanın buna çare olabileceği gibi sapkınca bir fikir çakılmış aklına ve şimdi bu fikri gerçekleştirmeye çalışıyordu.

Kapının önüne gelince durdu ve derin bir soluk aldı. Nasıl görünüyordu? Bitkin? Yorgun? Elbette muhteşem, yakışıklı ve her genç kız tarafından arzulanan bir erkek gibi… Kapıyı çaldı sertçe. Nasıl olsa çok geç değildi. Kapı, bir süre beklendikten sonra, kilitler açılarak sonuna kadar açıldığında yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. (Léa büyük ihtimalle delikten bakmış ve Dan olduğunu anladığında açmıştı) İzin istemeden ya da onun bir şey demesine fırsat bırakmadan içeriye girdi ve kapıyı kapatarak tüm kilitlerini kilitledi. Sanki peşinde polisler olan bir kaçaktı ve polisleri atlatarak bu eve sığınmıştı. Ardından sıkıca sarıldı Léa’ya, yavaş yavaş ilerlemek lazımdı, bu işleri aceleye getirmek akıl kârı olmazdı, değil mi? Sonra bıraktı onu kollarından ve bulundukları holün duvarına yaslandı. Gözlerini onun deniz gibi, derin gözlerine dikti. ”Umarım seni rahatsız etmiyorumdur.” dedi yüzünde hınzır bir gülümsemeyle. ”Yalnız olacağını söylemiştin ya?! Seni merak ettim, bir kontrol edeyim dedim. Hatta belki, eğer korkuyorsan, bu gece burada da kalabilirim.” Göz kırptı ona sevecenlikle. Ah! Şimdi onun üstüne saldırabilir, bağırmasına fırsat bırakmadan ağzını kapatıp, istediğini yapabilirdi ona fiziksel gücünün yardımı ile. Ama hayır, sertlik ona göre değildi. O yumuşakça yaklaşmayı tercih ediyordu. Karşısındakinin rızasıyla gerçekleşiyordu her şey ve Daniel, gönülsüz olanları bile bu iş için yalvartacak derecede tatlı dilliydi. ”Bebeğim, umarım yiyecek bir şeyler vardır. Midem kazındı ve ağzıma tek lokma bir şey koymadım. Ufak bir işim vardı, anlarsın ya!”
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:44 pm tarafından Kybelle
Élodie Léa Olympe

Reliance!? What and where is it?

"Baş Tanrı Zeus'un oğlu olan Apollon güneş tanrısıymış ilk zamanlarında. Her sabah, dört tanrısal atın çektiği altın arabası ile peşinde güneş, gökyüzünü bir uçtan bir uca dolaşırmış baş tanrı Zeus'un oğlu. Bir gün yine altın arabası ile dolaşırken gökyüzünde korkunç bir piton yılanına rastlamış. Yılanın büyüklüğünden ve görünüşünden korkan Apollon tanrısal kılıcını çektiği gibi öldürmüş dev piton yılanını. Apollon dev piton yılanını öldürmüş ama bu sefer de vicdanı rahat etmemiş. Yılanı öldürerek tanrısallığının kirlendiğine inanan Apollon, kirlenen bu tanrısallığını temizleyebilmek için yeryüzüne inmiş ve 7 yıl boyunca burada bir kralın sürülerine çobanlık yapmış. Çobanlık yaparken tanrıların çalgısı liri çalmayı öğrenmiş. O kadar iyi ve güzel çalıyormuş ki Zeus ona müzik Tanrısı olmayı da sağlamış bu sayede.
Yine bir gün gökyüzünü dolaşmaya çıkmış dört tanrısal atın çektiği altın arabasıyla. Bir uçtan bir uca gezerken gökyüzünü, elinde oku ve yayıyla bebek yüzlü aşk Tanrısı Eros'a rastlamış. Eros'un bebeksi yüzüne ve elindeki ok ve yaya bakan Apollon kendisini tutamamış ve Aşk Tanrısına şöyle demiş “ Ey aşkın tanrısı! Bu savaş araçları senin eline hiç yakışmıyor. Onları bana verirsen, uygun olan yerde, yani savaş meydanlarında kullanırım. Bilirsin benim attığım ok yerini bulur, bu konuda benim üzerime yoktur” Apollon' un bu sözleri çocuk gözlü, bebek yüzlü Aşk Tanrısı Eros'u çok kızdırmış. Güzel gözleri sinirden alev alev parlamış.
Apollon' a demiş ki; “Ey Güneşin, müziğin, okun Tanrısı güçlü ve akıllı Apollon. Söylediklerinde elbette ki doğruluk payı var. Senin oklarının her şeyi vurabilir mutlaka. Ama unuttuğun bir şey var ki o da benim oklarım seni bile vurabilir. Benim işimi neden böyle küçümsüyorsun” Eros sözlerini bitirdikten sonra Apollon' un yanından hızla uzaklaşmış. Ama bir yandan da Apollon' a oklarının tadını tattıracağına yemin etmiş. Apollon günlerden bir gün yine yeşillikler içindeki ülkesinde oturmuş lirini çalarken, ormanda yalnız başında dolaşmakta olan güzeller güzeli su perisi Daphne' yi görmüş. Onu görür görmez bütün vücudunu bir titreme almış. Kendinden geçmiş bir halde tanrıçaları bile kıskandıran bir güzelliğe sahip olan bu su perisini izlemeye başlamış. Ancak onları izleyen birisi daha varmış. Aşk tanrısı Eros. Eros, Apollon’ un kendisini küçümsemesinin intikamını almanın vaktinin geldiğini görünce sevinmiş ve hemen sadağından sadece tanrıların görüp hissedebildikleri oklarından nefret okunu çekip Daphne' nin yüreğine saplayıvermiş. Eros'un Tanrısal okları kalbine saplanan Daphne’ nin kalbi artık yeryüzünde aşka kapatılmış böylece. Eros sadağından çıkardığı aşk okunu da Apollon’ un kalbine saplayıvermiş. Apollon’ un kendini beğenmiş sözlerinden böylece intikam almış aşkın Tanrısı Eros. Daphne ailesinin ve babasının tüm ısrarına rağmen evlenmeyi kabul etmiyormuş. Bu güzel su perisi her gün ormana çıkıp yeryüzündeki bütün canlıları güzelliğine hayran bırakarak dolaşıyormuş.
Apollon da artık her gün bu güzeller güzeli su perisini görebilmek için gökyüzündeki krallığından inip ormanda dolaşın bu büyüleyici güzeli izliyormuş gizli gizli. Artık ne savaşlardaki başarısı, ne avdaki keskin nişancılığı ne de ustaca çaldığı lirin tanrısal ezgileri tatmin etmiyormuş Işığın ve avcıların tanrısı Apollon' u. Her gün ormana gidip kalbini esir alan Daphne’ nin tanrıları kıskandıran güzelliğini izliyormuş. Günler geçtikçe onu uzaktan uzağa izlemek yetmez olmuş güçlü ve yakışıklı Apollon’ a. Kendi kendine demiş ki “ben ışığın ve müziğin tanrısı güçlü, yakışıklı, korkusuz Apollo' yum. Niye çekiniyorum ki. Gidip şu ormanın güzel kızıyla konuşayım. Aşkından dalgalanıp, göğsümü delen şu kalbimin acısını bastırayım” Kendi kendine böyle cesaret verdikten sonra güzeller güzeli Daphne’ nin karşısına çıkmış Apollon. Daphne aniden karşısına çıkan Tanrı Apollon' u görünce korkmuş ve ondan kaçmaya başlamış. Apollon da onun peşinden koşuyormuş. Bir yandan da Daphne' ye, O'na olan aşkını haykırıyormuş. “Dur, kaçma benden güzeller güzeli peri kızı. Ben Apollon' um, güneşin, müziğin ve ışığın tanrısı. Senin düşmanın değilim. Bütün bu yeryüzünde bana âşık olmayacak tek bir canlı bile yokken sen niye benden kaçıyorsun.” Daphne’ nin durmaya hiç niyeti yokmuş. Tam aksine kalbindeki nefret okunun etkisiyle Apollon’ un bu aşk sözlerinden daha da korkmuş ve ciğerlerini yırtarcasına kaçmaya devam etmiş.
Apollon çaresizlik içinde Daphne' yi kovalamaya devam ediyormuş. Bir yandan da şöyle sesleniyormuş ona” Kaçma benden ne olursun ey güzeller güzeli. Bak ben ışığın tanrısıyım ama senin aşkından gözlerinden gözlerim kör, okun tanrısıyım ama kalbime saplanan bu aşk okunun dermanı yok bende. Dur ne olur kaçma benden, beni senin peşinden koşturan aşktır, düşmanlık değil!” Bu sırada Olympos'taki tahtında bütün olup biteni gören Tanrıların tanrısı Zeus bütün bu olan biteni izliyormuş. Oğlunun düştüğü bu içler acısı duruma üzülüyormuş ancak olaylara da müdahale etmek istemiyormuş. Daphne kaçmaya Apollon da onu kovalamaya devam etmiş. Bir an gelmiş ki Daphne artık Apollon’ un yakıcı tanrısal nefesini hissetmeye başlamış ensesinde. Yorgunluktan iyice titreyen bacakları artık gövdesini taşıyamayacak hale gelmiş. Birden durarak ayağı ile toprağı eşelemiş ve şöyle feryat etmiş; “Ey toprak ana, beni ört, beni sakla, beni koru” Daphne’ nin bu içten yalvarışıyla birlikte vücudu birden ağırlaşmaya başlamış. Tam o sırada Apollon yetişmiş Daphne’ nin yanına. Daphne Apollon’ un gözlerine baktığı anda Eros’un güçlü büyüsü bile bozulmuş, o da âşık olmuş. Ayakları toprağın derinliklerine doğru kaymış, yeryüzündeki bütün kadınları kıskandıran bedeni kabuk bağlamış, kokusundan bütün canlıların başını döndüren saçları da yapraklara dönüşmüş... Ellerini uzatmış Apollon’ a ama Apollon’ un tutamadığı, ince, narin kolları artık dal olmuş ve Daphne bir ağaca dönüşmüş. Apollon onun sert ve kabuklaşmış bedenine dokunmuş. Ağacın yaprakları dökülüp taç olmuş Apollon' un başına. O günden sonra Apollon hiç çıkarmamış o tacı.
Güneş tanrısı Apollon ve onun önünden kaçan güzel saçlı, güzel kokulu Daphne. Şafak olarak da çağrışım yapar Daphne. O günden sonra her sabah parlak güneş onu yakalamak için koşar fakat pembe yanaklı utangaç Şafak yakalanmak istemez, kaçar. Güneş onu, ışıklarıyla kucaklamak isterken, o birdenbire güneşin önünde kaybolur."

Artemis’i bile kıskandıracak güzellikteki Daphne. Kaçması için Eros’un okuna ihtiyacı var mıydı ki? Zaten yemin etmemiş miydi özgürlüğüne, nefret etmemiş miydi erkeklerden? Nefret oku, sadece bahanesiydi. Asıl sebep güvensizliği değil miydi? Bakir kalacağına ant içmemiş miydi? Kendini bir an çok yakın hissetti ona. Yeşil, kalın kapaklı, ağır kitabı yavaşça komodinin üzerine bıraktı. Az önce Bessie aramış annesinin durumunun hiç de iyi olmadığını, bazen bütün gün odasından çıkmadığı günlerin bile olduğunu söylemişti ama Léa bunu pek önemsemiyor gibiydi o an. Belki de kendisine bile itiraf edemiyordu ona hala içindeki çocuğun anne dediğini. Telefonu kapattığında bir an duraksamış, düşünceli bir şekilde mutfağa girmişti. Evde yalnızdı, giydiği uzun tişört ve kısacık şortuyla tek başına pijama partisi verir gibiydi. Makarna için su koyup kaynamasını beklerken üst kattan aldığı kitabı okumaya koyulmuştu. Babasın hediyesi kitabı eline aldığı her an kendini mutlu hissederdi. Mitolojiye âşık olmasının tep sebebiydi. O tanıdık çocukça heyecan sarmıştı tüm bedenini, öyle ki makarna suyunun kaynadığını bile fark etmedi hikâye bitene kadar. Kitabı bıraktıktan sonra uzandığı kar beyaz kanepede yavaşça doğrularak saate göz attı, epey geç olmuştu. Mutfağa bakarak gülümsedi, gece makarna gibisi yoktur.

Eskiden, şimdi asırlar önce gibi gelen günlerde tüm aile bir arada gecenin bir yarısı acıkıp makarna pişirdikleri günleri düşündü. Sadece birkaç resim vardı hafızasında, o kadar mutlulardı ki. Babasını düşündü bir an, gülüşünü. Samimi ve… Öyle işte… Tanımlamakta bile zorlanıyordu çoğu zaman. Tim geçti gözlerinin önünden. Yanında kendini o kadar güvende hissetmişti ki, gittiğinde yerinde koca bir boşluk bırakmıştı. Hala bile nefesini kesiyordu genç kızın, yüreğinde bir ağırlık vardı. Sonra Z.Adam’a duyduğu öfke ensesinden yüzüne yayıldı. Her şey, tüm kayıplar onun yüzünden değil miydi? Babasının hatırası, ardından Tim, şimdide bir zamanlar anne dediği o kadın. Sinirden elinde makarnayı karıştırdığı çatalı kaynayan suyun içine düşürdü. Bu beceriksizliği ile kafasındaki ağar duman bir an olsun dağılmıştı. Sıçrayan suyun verdiği acıyı gidermek için elini bir süre soğuk suda tuttuktan sonra aceleyle kuruladı. Başka bir çatal yardımıyla çıkardı düşeni. Pişip pişmediğini kontrol etmek için dikkatlice bir tel çıkardı içinden biraz olsun soğuması için tencerenin kapağına bıraktı. O sırada dolabın derinliklerinde sos için domates aramaya başlamıştı. Bir evde bu kadar kişi kalıyorsa ve dahası hepsi öğrenciyse sonuçlar böyle bir buzdolabını işaret ediyordu. Karışık… Soğuyan makarnayı ağzına attığında biraz daha beklemesi gerektiğine karar verdi. Sosu yapana kadar bekleyebilirdi. Bu haliyle bile Pauline’ den daha iyi bir anne olabileceği düşüncesinin verdiği mutlulukla gülümsedi.

Avuçları arasında ne varsa yere düşüp param parça olmamış mıydı? Düşüncelerinin sisi yine beynini bulandırmaya başlamıştı. Sanki içinde bir şey onun gülümsemesini bile kıskanıyordu. Kolay kolay güvenemiyordu kimseye, yaraları henüz çok yeniydi çünkü. Tüm tanıdıkları ya ölmüş, ya terk etmiş ya da ihanet etmemiş miydi? “Tamam, belki de hepsi değil” diye mırıldandı. Hala ona ‘Léa’ diye hitap etmesine izin verdiği kişiler vardı neyse ki. Bessie, bu trajikomik hikâyede bir gün gerçek annesi çıkarsa hiç şaşırmazdı doğrusu. Dan geçti aklından… Son zamanlarda güvenebildiği tek insan. Duruşu, sarılışı, sonra dudakları… Kendi dudaklarının onunkiler tarafından ezilişini duyumsadı. Genç bedeni ürperdi bir an. Onun yanındayken hiçbir şeyden korkmuyor, kendininkine ek bir cesaret geliyordu kıza. Haylaz ve kontrol edilemez yapısıydı beklide kendine çeken, bilmiyordu ama kesinlikle ona karşı hissettikleri kuru bir dostluktan çok daha öteydi. Herkes onların iyi birer arkadaş olduğunu düşünürken böyle düşünmek kendini suçlu hissetmesine sebep oluyordu. Beki ya Dan’ in hissettikleri? Onun gibi biri âşık olur muydu? Aşk mı? Léa, kendisi de âşık mıydı sanki? Tüm cevaplar belirsizdi. Her olayına şahit olmasına rağmen, bazıları gibi onun ipe sapa gelmez biri olduğunu düşünmemişti hiç. Aksine sebepleri olduğunu düşünüyor, arkasını toplamaktan zevk alıyordu sanki.

Makarnayı süzecekti ki kapı çaldı. Kim olabilirdi bu saate? Diğerleri kamptan dönmüş olamazdı. Aceleyle tencereyi, musluğun altına yerleştirdiği süzgece boşalttı ve kapıya yöneldi. Açacaktı ki delikten bakmadan kimseye kapıyı açma kızım şeklinde kalıplaşmış öğüde uyarak dürbünden merakla baktı. Dan… İster istemez tüm yüzüne yayılmıştı sevinci. Kapıyı açtı ama kapatan Dan oldu. Sonra kendini çocuğun kollarında buldu. Yalnızlığının dinmesine sevinmişti, acemice sarılarak “Hoş geldin…” diye fısıldadı. Az önce onu düşünüyor olmasına hem şaşırmış hem de düşünceleri için utanmıştı. Genç kızın yüzüne yayılan pembelik, gizlemek istediği duyguları açığa vuruyordu fakat kısa zamanda attı bu maskeyi yüzünden. Dan “Umarım seni rahatsız etmiyorumdur.” derken ‘Tabi ki de, hayır” dercesine gözlerini devirdi. “Yalnız olacağını söylemiştin ya?! Seni merak ettim, bir kontrol edeyim dedim. Hatta belki, eğer korkuyorsan, bu gece burada da kalabilirim.” Korkmak mı demişti? Genç kız şaşkınca dudaklarını aralayarak güldü. Ardından Dan’ in dudaklarına masum bir öpücük kondurarak cevap verdi “Tekrar hoş geldin, küçük Daniel. Beni gece camlardan bakan ve yatağın altından ya da dolaptan fırlayan yaratıklardan korursan sevinirim. Ah ayrıca masal da isterim.” Onu kızdırmak hoşuna gitmiyor değildi.

"Bebeğim, umarım yiyecek bir şeyler vardır. Midem kazındı ve ağzıma tek lokma bir şey koymadım. Ufak bir işim vardı, anlarsın ya!” Léa çoktan mutfağa yönelmişti ki geri döndü. “Seni aç bırakacak kadar önemli ve acil bir işmiş anlaşılan” Yüzüne meraklı bir ifade yerleştirdi. Elbette neyi kastettiğini biliyordu, Dan’i tanıyordu çünkü. Bu yüzden cevap vermesine fırsat vermeden devam etti. “Şanslısın… Ben de makarna yapıyordum, her zaman bu kadar hamarat zamanıma denk gelemezsin fırsatı iyi değerlendir derim.” Dosdoğru yüzüne bakıyordu, bir an gözlerini alamadığı hissetti. Birçok gece yatağına uzanıp gözlerini kapattığında onun yüzü belirmemiş miydi önünde? Belki de onu tekrar öpme isteğine karşı koyamadığından birkaç adım atarak yaklaştı. Tişörtünü çekiştirerek konuşmaya devem etti. “Şu montunda kurtul da bana yardıma gel” Bir yandan da askıyı işaret ediyordu.

Mutfağa giderek çoktan süzülmüş olan makarnayı yağ eklediği tencereye koydu. Bir yandan onu ısıtırken bir yandan da diğer ocakta pişmekte olan sosa baharat ekliyordu. Bol kekik, biraz karabiber, hoş koku için nane… Toz biber? Bir an tereddüt etti. “Dan? Sosa acı koysam sorun olur mu?” Onun için yemek yapma fikri hoşuna gitmişti.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:45 pm tarafından Kybelle
son
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:47 pm tarafından Kybelle
Joakim & Karl'ın odası (Erkekler Yatakhanesi)

Karl Aquino

Ölümün Ayırdığı...

"Koş Karl koş!!!" kalın erkek sesi Karl'ı birden derin dalgınlığından uyandırmış dipsiz bucaksız ormanın ortasında duran diğer kıza aşk dolu bakışlarını kendi üzerine çekmişti elinde oymaya çalıştığı ağaç parçasına üzerinde şekiller çizerek desen veriyordu.Birden neye uğradığını anlamadığı bir şaşkınlıkla kendisine seslenen adama baktı.Sonra bir kaç metre ileride gözüne yerliler ilişti ellerinde mızaraklar ve çeşitli av aletleri vardı.Orda bulunan iki gence bir kadına ve adama pekde dostani bir tavırla yaklaşmadıkları belli oluyordu.Birden elindekileri atmış ilk ve tek aşkı Katherine'nin elinden tutup hızla koşmaya başlamışlardı.Yerdeki bariz yosunlar ve kurumuş yapraklar Katherine'nin koşarken arada bir kayıp dengesini kaybetmesini sağlıyordu.Nereden çıkmışlardı bunlar birden?Katherine korkmuştu, üstleri başları çamur olmuştu.Yağmur ormanlarının o bilindik kaygan çamurlu toprakları kaçan grubun üzerine sıçramıştı.
"Çabuk olun yaklaşıyorlar"diyen kadın sesi Katherine'nin annesine aitti.Bir hafta önce arkeoloji kazısı için buraya gelmişlerdi değerli kazıların olduğunu öğrenir öğremez Rans oğlu Karl'ıda yanına almaya karar vermişti yeni yerler görmesini istiyordu Champell'e kapanıp kalması belkide onu içine kapanıklığından kurtaracaktı.Fakat o an kendilerini bir düşma gibi kovalıyan yerlilerin elinden kurtulmaya çalışırken bu yaptığının hiçte iyi olmadığını anlamıştı oğlu henüz onaltı yaşındaydı ve daha yeni yetişmeye başlamıştı.Yerlilerin mekanına girerken onları kızdırdıklarının farkındaydı.Bu yabani insanların kazı araştırmasına gelen bir grup arkeoloğu öldürmekte bir an bile tereddüt etmeyeceklerini biliyordu.Peki neden buradaydı? Mesleği herşeyin önüne geçmişti,sorumsuz bir şekilde oğlunuda yanında getirmeye çekinmemişti.Ya bir şey yaparlarsa ona? soluk içerisinde koşarken aklından bu düşünceler geçti.Karısı kesin canına okurdu ve onu bir kenara bırkaıp düşünücek olursa Karl'a bir şey olursa kendini kesinlikle affetmeyecekti.Sonuçta onun buraya gelmesi tamamen kendi zorlamalarıyla olmuştu.Oğlunun yeni yerler görmesini istiyordu ama yabanileşmiş insanlar değil!
Arkalarından anlayamadıkları kendilerine tamamen yabancı bağırışmalar geliyordu Karl'ın koşarken arada bir arkasına dönüp bakıyordu.Tamamen kara tenleri bedenlerine taktıkları çeşitli takılar ve sadece bel kısımlarında bir örtünün olması onların yağmur ormanlarına alışkın olduklarını gösteriyordu.
Hava yine kötüleşmeye başlamış bir kaç damla yağmur koşmaktan kızaran yüzlerine vurmuştu.Aslında yağmur ormanlarının adını sürekli çıkan fırtına ve yağmurlu havadan değilde çok sık ağaçlarla kaplı olmasındandı - evet ama- Sık ağaçların oluşturduğu toplu kümelerden bir türlü kurtlamıyorlardı.Karl Kath'in kolunu tutmuş koşmasına yardım ediyordu.Çok yorulmuştu,yanakları kızarmış ateş rengi kırmızılığa sahip saçlarına bir kaç yaprak düşmüştü.Dağılan saçları yosun yeşili sık kipriklerle çevrili iri gözlerini kapatıyordu.Ne kadarda güzeldi Kath! daha onbeş yaşındaydı ama gerek fiziki yapıda gerekse yüz olarak aşırı derecede güzeldi.Güldüğünde ortaya çıkan bembeyaz inci gibi dişleri Karlı her zaman etkisi altına alan olgun dudakları vardı.İnce biçimli kaşları şakaklarını süslüyordu adeta.Parlak ışıl ışıl göz alıcı bir güzelliğe sahipti Kath.Bir sene önce sevgili olmuşlardı.Ona aşık olduğunu söylerken ne kadarda utanmış mahçup olmuştu o ise gülümsemiş tatlı bir şekilde karşılık vermişti.O kadar iyi geçiniyorlardıki! aynı okulda okuyorlar ve birbirlerinden bir saniye bile ayrılmıyorlardı.Romeo ve Juliet ikilisi olarak lakap takmışlardı arkadaşları.Kath'in yanında kendisini ne kadarda rahat ve huzurlu hissediyordu içinde kıpırdaşan duyguları o zaman anlayamamıştı ama zamanla bunun aşk olduğunu düşünmüştü.O an koşarlerken bile birbirlerinin ellerini sımsıkı tutuyorlardı.Kath Karl'dan destek almak ister gibiydi.Korkttuğu her halinden belli oluyordu arkalarından kendilerine yaklaşmakta olan yerlilere dönüp dönüp bakıyordu.Bir metrelik bir uzaklıkta olan büyük dört çarpı dört'e yaklaşmışlardı.Karlın babası Rans, Kath'in annesi ve bir iki adam daha hızla arabaya bindiler.Herkes kendi canına düşmüş gibiydi.Herkes kendisini düşünüyordu adeta...Kath'i kolundan çekip arabaya binmesini istedi fakat o anda arkadan hızla Kath'in sırtına saplanan ok yere yığılmasına sebep olmuştu.Bir iki üç... ok peşpeşe saplanmıştı sevgilisinin sırtına.Belkide o an Kath'in sayesinden kurtulmuştu.Hayatta onun sayesinde kalmıştı ama onun kanlanmış cansız bedenini hızla arabaya çekerken büyük bir şok yaşıyordu.Araba hızla uzaklaşırken Karl'da "Lanet olsun"diye bağırmıştı.

Champell Mezarlığı

Mezarlığın üzerinde birikmiş bir kaç yaprak kümesini temizlerken hayatının geçen o yıpranmış yıllarına içinden lanetler okuyordu adeta.Üzerine geçirdiği siyah kıyafetler içindeki hiç bitmeyecek yası durduramıyor tam tersine dahada arttırıyor ve belirginleştiriyordu.Bir kaç damla göz yaşı susuzluktan kurumuş toprağa döküldü.Onun Kath'in mezarına akan göz yaşlarının tekrar hayata dönmesini ister gibiydi.Leankarnasyon... inanıyordu inanmak istiyordu Kath'in tekrar başka bir bedende karşısına çıkacağını ümit ediyordu aptalcaydı belki boş yere umuttu,saçmalıktı başkaları için, ama genç adamın sevgilisini özleyen kalbi adeta yalvarıyordu tanrıya...
Onu beş sene önce bu mezarlığa koyup üzerine toprak serpiştirdiğinde hiç ölmemiş olmasını istiyordu.İçini kaplayan koyu karanlık Karl'ın başka kızlarda aşkı bulmasını engelliyordu bir kaç günlük ilişki bir kaç dakikalık zaman paylaşımıydı onun için sadece gerisi boş ve yalandı.Kath'den sonra kalbinin tüm kapılarını kapatmış, koyu zifiri karanlığına çekilmişti.Ogünü ve ardından gelen buhranlı günleri hiç unutamıyordu.Bellki ilk defa aşık olmuştu o zaman çocuktu ama şimdi mezarın başında oturup.Üzerine Katherine Sisse Weis yazan büyük soğuk mezar taşını örnce Kath'i ne kadar özlediğini ve ona deliler gibi aşık olduğunu bir kez daha hatırladı.
"Tanrı ona cennetinden bir köşk verdi..." böyle demişti Rahip ve konuşmasını bitirip Kath'in annesi Marg'ın kürsüye çıkıp kızının tabutunun yanında konuşma yapmasını istemişti.O an ordan çekip gitmek bir daha o kadının ve babasının yüzünü görmemek istiyordu.Belki kendilerini bu kadar düşünmemiş olsalardı.Kath hala yaşıyor olacaktı.
Oturduğu yerde mezar taşının üzerine düşen yaprak tanesini aldı,başını önüne eğip konuşmaya başladı.Konuştukça açılıyor ve içini döküyordu onun kensini bir yerlerden dinlediğine ve karşılık verdiğine emindi.Yeni getirdiği beyaz zambakları taşın üzerine yerleştirdi,elini toprağa sürüp hafifçe okşadı.
"Seni çok özledim Kath"dedi oturduğu yerden kalktı üzerini silkeledi ve mezarlığın çıkış kapısına doğru ilerledi.O anki hali resmedilecek acıklı bir durumdu ama zamana ve hayatının geçen boş anlamsız günlerine inat Karl hala yaşıyordu ve hala hayattaydı.Kath'in anısını içinde unutturabilecek biri karşısına çıkarmıydı bilmiyordu ama bu çıkan kişi için çok zor olacaktı çünkü onun kalbinde kapladığı yeri yok etmek zordu.Etrafta bir çok mezarlık vardı hepsininde hikayesi yaşayış biçimleri farklı bir şekilde sonlanmış birer ölülerdi.
Ölümneydiki? Yok oluşmuydu? Yoksa ebediyete yeni bir hayata yeniden kavuşmamıydı?Üzerinde yaşadığı bu yalancı sahte dünyanın bütün güzellikle ona yalan geliyordu artık onu hayata sıkıca bağlayan tek kişi Kath'di oda şimdi yanında yoktu...Yada en azından o öyle biliyordu.
Mezarlığın büyük demir kapısını çekip yavaşça arabasına doğru yönlendi.Okulda Joakimle ikisine ayrılan yatakhane şeklindeki odalarına gidicek ve düzenliycekti.

Erkeler Yatakhanesi

Champell büyük göz alıcı güzelliğiyle karşısında duruyordu şimdi eski yapılardan biriydi.Geniş bir kampüsü spor salonu,kütüphanesi ,bilgisayar odası ve buna benzer daha bir çok yeri vardı.Ama onlardan hiçbiri şu an ilgisi çekmiyordu.Tek istediği yanında getirdiği çantayı odasına çıkarmak ve yerleştirmekti o gün büyük açılış balosu vardı ama Karl gitmeyecekti.Gitmek o kalabalık ortamda bulunmak işine gelmiyordu.Odasının sessizliğine çekilip kitap okumak veya tetleri çözmek daha işine geliyordu.Karl bir inekmiydi? Hayır! tam tersine yüzüne bir maske takıp eğlenmesini çok iyi biliyordu ama o an eğlenecek zevk alacak ruh halinde değildi.Joakim yine Eugenie ile gitmişti anlaşılan , ikizine olan düşkünlüğünü anlayamaıyordu bir türlü ona garip geliyordu ama bunu Joakim'in yüzüne karşı söylemiyordu bir türlü ya Ice o ne yapıyordu kimbilr birbirleriyle o kadar iyi anlaşıyorlardı ki.Çok tatlı ve eğlenceli bir kızdı onunla zamanını paylaşmak dostluk yaşamak hoşuna gidiyordu ama herkes Karlın Ice'a olan bu yakınlığını yanlış değerlendiriyordu.Başkalarının ne düşündüğü umrunda değildi ama yanlış bir şey olması Ice'ın üzülmesi işine gelmiyordu.Joakim'in eski sevgililerinden biriydi onunlada gönlünü eğlendirmişti.Bazen acımasız biri olarak geliyordu Karl'a ama arkadaşlarını eleştirmeyi yargılamayı sevmezdi.Çünkü eğer Joakim'i yargılamaya kalkışacak olsa bir çok kusur bulurdu.Yinede davranışlarını eleştirmiyor onu olduğu gibi kabulleniyordu.
Odasına geçip yerleştiğinde elindeki kitabı komidinin üzerine koydu kendisine seçtiği yatağa bedenini serbest bırakıp yığıldı kollarını başının altına aldı ve boş bir şekilde tavana bakmaya başladı.
avatar
Geri: Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2
Mesaj Ptsi Ocak 26, 2009 3:47 pm tarafından Kybelle
KAcey Leia Whitaker

Midday-The Triangle: Home, Chinese Restaurant and Getting Ready For Ball

Aynada kendi yüzüne baktığında gördüğü yüz o kadar solgundu ki hortlakların bile ondan ''Aaah hortlaaak!'' diye kaçacağını düşündü ister istemez. Ama birazdan bu düzelecekti. Şu anda pek de kiraz sayılmayacak dudaklarına nüktedar bir seçimle kiraz rengi bir ruj sürdü. Ruju dudaklarına ağzını açıp kapatarak yaydı. Biçimli dudakları şimdi daha renkli görünüyordu. Giyeceği elbiseye uygun düşen açık renkli farını da gözlerine sürdükten sonra üstüne kalem çekti. Ardından ince rimelini açarak kirpiklerine hızlı ve çekingen hareketlerle sürdü. Rimelini de yerleştirdikten sonra geriye pudra ve allık kalmıştı. Kendini bunlarla da kamufle etikten sonra aklının bir köşesine not da düşmüştü. ''Bugün Glory ile buluştuktan sonra doktorumdan randevu almalıyım.'' Kendini pek de hastalık hastası diye nitelendirilecek gibi görmesede bu notun tam da bu niteliğe uyacak kadar abartılı olacağını düşündü. Bu duruma notu aklından silmek en iyisi olurdu. Ne diyecekti ki doktora? Yüzüm bugün diğer günlere göre azıcık solgun mu diyecekti. Aile doktoru tanıdığı kadarıyla makyajla iyice renklenmiş ve bezenmiş yüzün bakıp bir hımm çeker sonra da onu tefe koyardı. Bunu göze alacak kişi de Kacey değildi. Check up yaptırma fikri ise aklından geldiği gibi gitti. Daha geçen ay check up yaptırmaya gitmemiş miydi? Ne zırvalıyordu öyle? Giysilerini de giyindikten sonra yeni şekillendirdiğ saçlarına son bir rötuş attı. Aynada bu sefer kendini hortlak görmüş biri gibi değil büyük bir memnuniyetle baştan aşağı süzüyordu. Kiraz rengi, parlak dudaklarına yayılan son derece mağrur tebessümden belli olan bir kendini beğenmişlik apaçık ortadaydı şimdi. Elleri ile çarçabuk saçlarını kabarttı. Çantasını da aldıktan sonra artık çıkmaya hazırdı evden. Büyükannesi ve büyükbabası uyuyordu şimdi. Onlar hafta sonları öğlen uykusuna dalarlardı.

Ayaklarının neredeyse ucuna basarak sessizce ilerledi. Adım seslerinin çıkmaması için topuklu ayakabılarını eline almıştı. Koridordan geçerken gözü, kendini yansıtan her parlak yüzeye takılıp duruyordu. Ama Kacey bunun çoğu zaman farkında bile olmuyordu. Tek duyumsadığı kendine karşı hissettiği platonik ve bencilce aşktı. Dış kapının kolunu yavaşça çevirdi. Kapı beklediğinden daha da fazla gıcırdamıştı. Dışarı çıkarken evine bir kere daha baktı. Buradan ayrılmalı ve başka bir eve taşınmalıydı. Ama orada ne tür bir hayat yaşayacağını bilemiyordu. Dolayısı ile bu düşünceyi de şimdilik rafa kaldırdı. Kapıyı kapatırken evine son kez baktığında kendi odasına giden koridorun sonunda banyodan çıkan büyükannnesini gördü. ''İyi günler büyükanne ben gidiyorum.'' Demek zorunda kalmıştı. Büyükannesi de emirlerini sıralamakta gecikmemişti. ''K. kendine dikkat et kızım. Eve ge gelme bu sefer. Ayrıca arabayı dikkatli kullan sigorta şirketleri senin yüzünden bizle sözleşme imzalamayı kabul etmiyor.'' Bu sözler hoşuna gitmemişti. Hafifçe pufladı. Büyükannesinin yeni uyanmış olduğu belli olan uykulu ve şiş yüzüne baktı. Makyajsız ne kadar da perişan görünüyordu. Sanki bir fil tarafından acımasızca çiğnenmiş gibiydi. Eh bu halinin de dışarda görülen o neredeyse taş bebek hali ile hiç alakası yoktu. Kadın derin derin öksürerek medivenlerden çıkarken-yatakodası üst kattaydı büyükannesinin- ona acımayla baktı. Ama bu duyguyu anında unuttu. Acı veren hiçbir şeye tahamülü yoktu beyninin. Ayakkabıların acele ile ayağına geçirdi. Arabaya doğru ilerledi ve anahtarına basarak kilidini açtı.

Dişlerini sıkarak ayak bileğini vuran ayakkabısının acısına dayanmaya çalışıyordu. Güzel yüzünde çarpık bir ifade belirmişti. Fiziksel acıya dayanmak hiçbir şeydi ama. Lokantanın vestiyer bölmesine ulaştığında bu çarpık ifadeyi anında düzeltti. Ve dimdik durarak orada durdu. ''Adım Kacey Whitaker. Arkadaşım Glory adıma rezervasyon yaptırmış olmalı.'' diye mırıldandı. Neredeyse kendi kendine konuşuyor gibiydi. ''Peki efendim.'' diye kendini yanıtlayan görevli, listede adını araken etrafı sıkılmış gözlerle süzdü. Bu rezervasyon saçmalığı için fazla sakildi burası. Dudağının kenarında bulunan küçümseyici ifadeye ise buranın ne kadar kötü koktuğunu farketmesi sebep olmuştu. Lüks restaronlarda -özellikle de lüks çin restaronlarında- mutfaktan gelen kokuların sızmaması için dikkat ederlerdi genelde. Neyse ki buraya çok fazla uğramıyordu. Hatta ilk defa geliyordu. Bundan sonra da bir daha gelmeyecekti. Görevli adını bulduktan sonra bir garsona seslendi. ''Buyrun efendim.'' diyerek sandalyeyi tutan genç ve -ne yazık ki- sivilceli garsona bakarken buldu kedini bir süre sonra. ''Nasıl insan içine çıkıyorlar? Benim bu kadar kötü cildim olsa kendimi asardım.'' diye düşündü. Ama bunu elbette söylemedi. Sadece nazikçe başını sallayarak garsonun tuttuğu sandalyeye oturdu. Birazdan Glory ve ikizi de damlarlardı. ''Menüyü alabilir miyim?''

In The Evening- Dirty Trick

Ne olmuştu da garip bir tartışma başlatmışlardı. Balodan ve gidecekleri kuaförden ahsederken nasıl olmuştu da konu kabus bir hale bürünmüştü. Anlamıyordu. Ve Kacey kesinlikle hiçbirşeyden anlamayan aptal ponpon kızlardan da sayılmazdı. Böyle bir izlenim vermeyi üztünden atacağı yükler için görev bilmiş olsa da aslında anlamazdan geldiği birçok konuyu karşıdak kişidnbile iyi bilirdi her zaman. Mesela sersem Chane kendisi ile kavgaya tutuştuğunda ettiği o çocuksu lafları rahatlıkla tepe taklak edecek kapasite vardı şu anda onda. Ama bu kapasitesini kullanmak işine geliyordu. Onun yerine onu bir iğrenç böceğe bakar gibi süzüyor tek kelime etmeden yanından uzaklaşıyordu. O daha çok saman altından su yürütmenin adamıydı denebilir. Dostluk konusunda da aynı taktiği uygulardı her zaman. Yaptıklarını gizler ama bir şekilde gizemli görünmekten de kurtulurdu. Oratadan kaybolduğunda insanlar ya evine gidip kestirdiğini. Ya da kuaförde tırnaklarını cilalattığını sanırdı. Arkadaşı ile olan tartışmasında da ayen bu taktiği uygulamıştı. Onu kıracak bir dolu laf edeceğinden susup hesabın kendi üzerine düşen kısmı öder ödemez oradan uzaklaşmayı seçmişti. Ve sonrasında o bozuk sinirle balo ortamını düşünemediğinden Glory ile beraber gidecekleri kuaförden de vazgeçmişlerdi. Geriye, baloya katılmayacağını günler önceden belirten, ''Gelirsem eğer büyük bir süpriz olur.'' diyen Karl'ı bulmak ve onunla dertleşmek kalmıştı.

Öğrenci yurdunun bahçesinde ilerleyip, yavaş ve emin adımlarla erkekler yatakhanesinin olduğu binaya yaklaşırken gözlerini etrafan hiç ayırmıyordu. Şu saatte burada kimse olmazdı şimdilik. Balo başlayalı yarım saatten fazla olmuştu. Yani anlayacağınız herkes yurt binasını boşaltmıştı. Eğer içeri direk kapıdan girmezse koca binada yalnız başınaymış gibi olacaktı. Ama nasıl girecekti içeriye? Kolay... Karl ve o şu garip arkadaşının kaldığı oda zemin katta ve bahçeye bakıyordu. Aslında bu konum hırsızlıklara karşı muazzam bir davet olurdu ama pencerede içeriden açılabilen demirlikler vardı. Eğer br hırsızsanız girmeniz imkansızdı ama Karl tarafından içeri alınacak yasaklı bir misafirseniz girmeniz hem rahat hem güvenli olurdu. Bahçedeki ağaç topluluğu ve çalılıklar uzaktan görülme olasılığını neredese hiçe indiriyordu. Dolayısı ile gizlilikle içeri girebilirdi en ufak ceza alma tehlikesi bile olmadan Kacey. Pencerenin kenarına ufak adımlarla geldiğinde balo başlaylı bir onbeş dakika daha olmuştu. Kacey acele etmeyi seven tiplerden değildi zaten. Ne de olsa bol vakit vardı ve ömründen on yıl gideceğine Karl ile beş dakika da eksik görüşsündü canım. Penerenin tam yanında çalılıkların arasına dalarak durdu. Tam camı tıklatmak için elini kaldırmıştı ki bundan vazgeçti. Perde hafif aralıktı ve kuzeninin yüzünü rahatlıkla görebiliyordu. Ne üzücü bir ifadeydi öyle. Eli öylece hada durmuş halde kuzenini incelemeye başladı. Karl hala şu kısa zaman önce ölen zavallı Kathy'i mi düşünüyordu? Nasıl öldüğünü o kızı biliyor muydu acaba Karl? Biliyorduysa neden kendisine o konuda tek kelime söylememişti? Belki de oradaydı ve o anı tekrar yaşayıp üzülmek istememişti.Aslında başkasına da sorabilirdi bu konuyu ama buna cesret edememişti. Korkmuştu o an olan bitenlerden. Ve ilgilenmemeyi tercih etmişti her zamanki gibi kötü olaylarla ruh sağlığını bozmamak için. Kacey tavana dalgın bir ifade ile bakmakta olan kuzenine bakıyordu. Kendi yüzünde en kuzeninki ile yarışacak kadar üzgün bir ifade vardı. Onu belki tam manası ile anlamıyordu anlaması imkansızdı ama onun üzüntüsünü az da olsa hissediyordu içinde. Biçimli dudakları üzgün bir şekilde kımıldadı. Sanki avutucu sözcükler mırılandacakmış gibi aralanmışlardı. Kaşları hafifçe yukarı kalkmıştı. Nemlenen mavi gözleri buruk bir parıltı taşıyordu.

Ancak elinin havada kalmaktan sızlaması onu kendine getirmişti. Elini indirdi ve cebinden bir mendil çıkardı. Makajının akmaması için göz pınarlarına mendili bastırarak nemi aldı. Ardından mendili katladı ve cebine yerleştirdi. Yanına ne olur ne olmaz diye çantasını almamış arabasının bgajına atmıştı. Cüzdanı da cebine yerleştirmişti. Her ne kadar cüzdan pot yaparak pantolonunun çizgisini bozuyorduysa da fizik şu anda çok da önemli değildi. Ne de olsa onu her hali ile seven birinin yanına, çocukluktan beri en yakını olan kuzenine gidiyordu. Küçük aynasını cüzdandan çıkarıp göz makyajını kontrol etti perdeden sızan ışıkta. Hava bugün daha da soğumuştu sanki. Hafifçe titreyerek aynasını ve cüzdanına cebine geri yerleştirdi. Ani hava soğuması hoşuna gitmemişti. Nefes aldıkça ağzından beyaz buharlar fışkırıyordu şimdi. Daha fazla dışarıda klırsa burnunun akıp gözlerinin yaş olacağını fark edip acele emesi gerektiğine karar verdi. Bu durumda Karl'a rezil olmasa bile dışarıdakilere olacağından emindi. Ne de olsa her gelişin bir de gidişi vardı. Titreyen elini kaldırdı ve yumruk haline getirip cama vurdu. Eğer gizlice gelmemiş olsaydı bir de seslenirdi kuzenine. Ama sesini çıkarmaması şu anda kendi harına olurdu. Bekçinin ne zaman tuvalletten çıkıp devriyeye başlayacağı belirsizdi çünkü. Aynı şekilde yurt bahçesinin erkekler bölümünde bir kızı yakalarsa ne yapacağı da belirsizdi. Bu duruma düşerse uyduracağı yalanları düşünerek cama bir iki kere daha vurdu. ''Hadi Karl donuyorum.'' diye fısıldamıştı kendi kendine.

Boşa gitmesin diye önceleri berfine yazdığım ama sildiğim rpyi uzattım. Sorun olmaz umarım.
 

Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)2

Sayfa başına dön 

1 sayfadaki 2 sayfasıSayfaya git : 1, 2  Sonraki

 Similar topics

-
» Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)
» Eski CK Rpleri (Geçici Başlık)3

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Thursday Murder Club :: Rp Dışı-
Buraya geçin: